cssmenu
yataradsenseust

 
solsutun

 

yanadsense

blogamakule

 

Son Eklenen Fotoğraf
pc net dergisi

İçerik Ortaklarımız

Ana Sayfa > Yazarlarımız > KonukYazarlar > Yavrunu Bilinçlendir Hanım
yatayadsensek
Yavrunu Bilinçlendir Hanım


Yavrunu Bilinçlendir Hanım
Yılmaz ERDOĞAN

.:sha:.06062003,2106
 
1-
(Utangaç bir tavırla) Şey... Hepinize merhaba...
Siz bu satırları okuduğunuz sırada, ben çoktan bu satırları yazmış olacağım...
Siz bu satırları okuduğunuz sırada, ben çoktan ilk yazımı yazmış ve pürüzsüz bir heyecan içinde, yazının yarattığı etkileri merak ediyor olacağım. Acaba okunmuş muydu? Daha da önemlisi beğenilmiş miydi? Yoksa şu anda ben, ilk paragrafta okur tarafından terkedilmiş öksüz cümlelerin gariban yazarı mıydım? Bu yazıyı okurken başka şeyler düşünen okurlarla, hiçbir şey düşünmeden, satırlar üzerinde düşüncesiz bir göz gezintisi yapan okurların toplamını, ülkedeki okuma yazma bilenlerin sayısına böldüğümüzde sonuç kaç olacaktı? Şu son yazdığım cümleyi ögelerine ayırabilecek kaç babayiğit vardı ülkemizde? Acaba şu anda ben daha önce okunmuş bir yazıyı yeniden yazmış olabilir miydim? (Ne dediniz bilmiyorum ama öyle demeyin, böyle bir felaket her an her yazarın başına gelebilir.)

 

Açık söyleyeyim; heyecanlıyım.

 

Dolaylı anlatayım; heyecanlı olduğumu söylersem yalan söylemiş olmam dersem yalan söylemiş olmam dersem yalan söylemiş olmam..

 

Aslında bu kadar heyecanlanmaya gerek yok. Yazarsın klasik bir "merhaba" yazısı olur biter. Ama benim bu tür yazılarla ilgili sorunlarım var.. Mesela şöyle bir giriş düşünelim:

 

"Merhaba sevgili okurlar.. Bundan böyle sizlerle her hafta bu sayfalarda buluşacağız.. Ve ben size kalemim döndüğünce fikirlerimi, deneyim ve gözlemlerimi aktaracağım. Bazen benim fikirlerim sizi dönüştürecek, bazen sizlerden gelen tepkiler beni şekillendirecek.. Umarım bu fikir alış verişi ülkemizin fikir hayatına bir katkı sağlar... vs..vs..vs."

 

Oldu mu yani şimdi? Bu giriş paragrafını maddeler halinde inceleyelim:

 

1) "Merhaba sevgili okurlar.."

 

Bu tümüyle sahte bir giriş cümlesi.. Daha yeni tanışıyoruz, nereden çıktı bu sevgililik filan. Zek⠳orunlu televizyon sunucuları gibi yaparak "sevgili" sözcüğünü çöpe dönüştürmenin manası var mı?

 

GERZEK SUNUCU- Şimdi önce sevgili Sezen Aksu'dan, ardından da sevgili Ahmet Kaya'dan nefis birer parça dinleyeceğiz ve vaktimiz olursa daha sonra bu parçaları birleştireceğiz, dubakalım nasıl bir bütün çıkacak ortaya?

 

Ne sevgilisi güzelim? Dur bakalım Sezen Aksu seninle bir sevgili ilişkisi içinde anılmak istiyor mu? Daha da ötesi Ahmet Kaya'yla aynı bütünün parçaları olmak istiyor mu?

 

2) Merhaba yazısının ikinci cümlesi şu:

 

"Bundan böyle sizlerle her hafta bu sayfalarda buluşacağız..."

 

Bak şimdi? Ne buluşması? En geç kaçta orada olacağız? Kaça kadar bekleyeceğiz? Yakınlara bir yere gelip cepten adres tarifi mi alacağız? Buluşacakmışız!

 

Türçede en sık taciz edilen sözcüklerden biri de "buluşma"dır. Radyoda buluşuruz, ekran başında buluşuruz, yeniden buluşmak dileğiyle ayrılırız... Buna ek bir şıklık daha var: Bundan böyle SİZLERLE buluşacağız.. Sizler ne demek? Siz zaten çoğul bir ifadeyken "sizler" ne oluyor? Sizler siz'den daha mı çok yani? Kusura bakmayın "bizler" böyle saçma sapan sorunlara kafa yoran küçük bir grubuz.. Hiç üzülmeyin SİZLER BİZLER'den daha kalabalıksınız. Biz biziz, BİZLER bile değiliz!

 

3) "Umarım bu fikir alış verişi ülkemizin fikir hayatına bir katkı sağlar..."

 

Sağlamaz! Çünkü bu sözü edilen alış veriş meselesi tartışmaya açık.. Bir kere böyle bir alış veriş olacak mı? Belki de siz bu yazının bulunduğu sayfalara geldiğinizde, tuvaletteki işiniz bitecek ve dergi klozetin yanında bulunan eski sayıların arasındaki yerini alacak ve sizden sonra gelecek olan müşterisini beklemeye koyulacak. Gayet iyi biliyorum ki siz de benim gibi, tuvalete biraz da kültürel ihtiyacınızı gidermek için gidiyorsunuz. Gerçi son dönemde sağnak halinde üretilen Erol Atar katkılı haftasonu ekleri bütün tuvaletleri kuşatıp ülkenin entelektüel hayatına ağır bir darbe indirdi ama yine de hiç yoktan iyidir. Çünkü okunacak bir şeyin olmadığı tuvaletlerde kitap kurtlarının çektiği eziyeti ben bilirim. Bu yüzden mesela ben OMO'nun hangi fabrikada ve hangi kimyasal bileşimlerle üretildiğini de bilirim. Listelerde yer almasa da en çok okunan yapıtlar arasında deterjan kutuları önemli bir yer tutmaktadır.

 

Sözün özü "merhaba" yazılarının genel olarak ana fikri şudur: "Bu yazıyı okumasanız da olur. Sadece böyle bir yazarın artık bu dergide yazmaya başladığını bilin yeter!"

 

Öte yandan bana saçma gelen asıl konu şu.. Diyelim ki hiç tanımadığınız insanlardan oluşan hiç tanımadığınız bir ortama giriyorsunuz. Konuşmaya şöyle mi başlarsınız?

 

GRUBA YENİ KATILAN GERZEK- Merhaba.. Ben artık sizin gruba dahil oldum. Bundan böyle işten arta kalan vakitlerde sizlerle bu kafede buluşacağım. Yeri geldiğinde espri yapacağım, yeri geldiğinde de esprilerinize güleceğim. Bazı zaman olacak fıkra bile anlatacağım. Ama biliyorsanız anlatmayayım tabii.. O zaman ben fıkrayı anlatırım, baktım ki biliyorsunuz bir daha anlatmam... Ayrıca anılarım arasında size aktarmaya değer bulduklarımı hiç unutmamaya çalışacağım. Ve bunları aktarırken konuşmama "hiç unutmam" diye başlayacağım. Böylece anılarımın ilginçliği ve hafızam konusunda size güven vermiş olacağım..

 

Böyle bir salağı hangi grup kabul eder ki.. Normal olanı, insanın adını söyleyip boş olan sandalyeye oturması değil midir?

 

Kısacası (Kısaca mı? Madem kısasını biliyordun iki saattir ne yazıyorsun?) sıraladığım nedenlerden dolayı böyle bir merhaba yazısı yazmadım.

 

Aslına bakarsanız siz "sevgili" okurlarla nasıl bir ilişki kuracağımı da bilmiyorum. Kafamda okur - yazar ilişkisiyle ilgili soru işaretleri de var çünkü. Okurun kafasında dağınık halde gezinen fikircikleri derleyip toplayan, özneleyen, tümleçleyen, yüklemleyen biri midir yazar? Bunu yapabildiği oranda başarılı, yapmadığı kadar da aykırı mı sayılır? Yani okur düşündüğünü düşünen yazarı mı sever? Ama bu durum yazarın varlığını gereksiz kılmıyor mu? Siz kendi içinizde halledin, ben niye yazıyorum? Elbette ülkemizde aykırı olmakla birlikte başarılı sayılan yazarlar da vardır ama onlar da sevimsizdirler. Ben hem sevimli hem aykırı hem de başarılı olmak istiyorum, ne yapmam lazım?

 

Okurun tuhaf alışkanlıklarından biri de kimi sözlerin altını çizmektir. Bu durum ise yazıyı daha sonra okuyan kişileri depresyona sokar.. Kimse bir yazıyı "salak olma, bu cümlelere dikkat et" şeklinde bir uyarıyla okumak istemez. Bu nedenle altı çizilmeye değer cümleler yazmamaya gayret edeceğim.

 

İşte heyecanlı, hafif utangaç, çokca tedirgin bir "merhaba" yazısının sonuna geldik. Önümüzdeki hafta bu sayfalarda buluşmak ümidiyle şen ve esen kalın vs vs vs...

 

Neyse...

 

Hayatın orasında burasında gelişigüzel seslendirdiğimiz sözler uçucudurlar ama yazının böyle yeteneği yoktur, yazdığınız yerde kalır.

 

 

 

 

 

Yılmaz ERDOĞAN- Yavrunu Bilinçlendir Hanım
 

2-

 

Ekmek, kola, soda ve gazete için...

 

Bu sabah... Çok erken... Henüz uyanmamışken... Dün gecenin alkol ağırlığını üstümden atmadan, bir alka seltzer tabletinden başka hiç kimseyle görüşmeye hazır değilken telefonun başında sinir içinde beklemeye koyuldum. Bakkalın telefonu sürekli meşgul çalıyordu. Bir esnafın telefonu meşgul çalamaz, çalmamalıdır. Ama çalıyor işte...

 

- Alo bakkal Hüseyin mi?.. Kimsin peki? Muttalip mi? Ha, Hüseyin'in arkadaşısın öyle mi? Arkadaşlığınızın derecesi nedir? Yani siparişimi sana söylersem Hüseyin'e iletebilir misin? Direk görüşebiliyor musun kendisiyle? Ne demek "Anlayamadım." Madem anlayamayacaksın niçin açıyorsun telefonu? Telefon çalınca kaldırıp "alo" demekle iş bitmiyor! Karşı tarafı anlama mecburiyeti var!.. Yanında dilimizi bilen kimse var mı? Hüseyin nerede peki? Ne zaman gelir Tekel'den... Yani Hüseyin hiçbir şey söylemeden Tekel'e gidiyor ve yerine hiçbir işe yaramayan bir Muttalip bırakıyor öyle mi?.. Muttalip, sayende telefonumuzu dinleyen arkadaşlar açısından son derece sıkıcı, manasız bir konuşma oldu... Telefonu kapatmasını biliyorsun değil mi Muttalip? O elindeki ahizeyi aldığın yere koyacaksın... Yap bakayım...

 

Muttalip telefonu kapatmayı başardı. Artık iki tablet alka seltzere ihtiyacım vardı.

 

Çok hızlı giyindim. Eşofmanın altına iskarpin giyecek kadar şuursuz ve sinirli bir şekilde asansörümü çağırdım. Evet artık kuşkum kalmamıştı, tümüyle aksilikler üzerine kurulmuş, sinir bozarak güldürmeyi deneyen bir komedi filminin içindeydim: Asansör bozuktu.. Söylemeye gerek yok, altıncı katta oturuyorum. Asansörse zemin katta derin bir sessizlik içinde.

 

Bu sabah... Çok erken... Henüz uyanmamışken... Önce Muttalip... Ardından asansör...

 

Apartmanın kapısından çıkacakken, Kapıcı Ruhi... Gözlerinde gecikmiş bir yakıt parası talebi, bende bozuk yok. Benim için o sırada olay yerinde Kapıcı Ruhi de yok... Yürüdüm...

 

Bir sokak ilerdeki bakkala gitmek zorundaydım. Daha önce bir kez gittiğim ve bin kez pişman olduğum, çok gereksiz konularla ilgili uzun sohbetler seven geri zek⬄? bakkalla yüzyüze geldiğimde başıma gelecekleri anlamıştım ama artık çok geçti. Beş milyonum onun salam kokan ellerindeydi..

 

Konuşmaya başladı... Daha doğrusu, O, ben bakkala girmeden önce konuşmaya başlamıştı, ben lafın arasına girdim.

 

Hayır bakkal, dün gece A Takımı'nı seyretmedim!

 

Hayır bakkal, Romasız Perihan'ı tanımıyorum!

 

Hayır bakkal, takım tutmuyorum, hükümeti kurma çalışmalarıyla ilgilenmiyorum ve "Yalım" acaip bir isim midir hiç düşünmedim... Ben kola, soda, ekmek ve gazete istiyorum...

 

Hayır bakkal, Toşak bence iyi bir komedyen değil, espri seviyor hepsi bu...

 

Hayır, Fatih Terim'in her geçen gün neden daha bir asabi olduğunu bilmiyorum.

 

Şansal Büyüka bu büyük A meselesini abarttığı için mi Arman Hoca diyor, bilmiyorum..

 

Hayır sayın bakkal kardeşim ben, günün yarısını televizyon seyredip diğer yarısını da seyrettiklerini diğer seyredenlerle konuşarak geçiren insanlardan değilim. Ben bu ülkede bir azınlık mensubuyum ve bazı haklarım var. Mesela hiçbir şey konuşmadan parasını ödeyerek ekmek, soda, kola ve gazeteye sahip olmak gibi... Lütfen istediğim şeyleri...

 

Hayır hayır hayır! Beni Sibel Can olayına da karıştıramayacaksın! Ayrıca adliyeye intikal etmiş bir olayla ilgili konuşmak doğru olmaz. Belki inanmakta zorlanacaksın ama (tıpkı Türkçe konuşmakta ve sevimli olmakta zorlandığın gibi) Sibel Can'ın yakalanmasıyla ilgili herhangi bir fikri olmayan insanlar da var... Tamam belki burada değil ama komşu ülkelerde var. Tut ki Bulgar'ım ve senden kola, soda, ekmek ve gazete istiyorum. Peki sadece kola, soda ve ekmek istiyorum, sende Bulgarca gazete yoktur.

 

Hayır bakkal, dün gece A Takımı'nı seyretmedim.

 

Hayır, Hande Ataizi gerçekten o kadar para kazanıyor mudur bilmiyorum, daha da güzeli bilmek istemiyorum.. Benim özellikle bu tip durumlarda kullanılmak üzere geliştirdiğim ve çocukluğumdan beri özenle sakladığım, nefis, kullanışlı rahatlatıcı bir "BANA NE KARDEŞİM" adlı bir cümlem var. Sayın Ataizi konusunda da o cümleyi kullandım. İstersen sana da bu cümlenin küçük kardeşi olan "SANA NE KARDEŞİM"i vereyim, sen de bana kola, soda, ekmek ve gazetemi ver.

 

Anlaşıldı... Sürekli konuşan bakkala bakıp arada bir hı hı, tabii canım türünden oportünist sesler çıkarmak ve içimden yukarıdaki satırları geçirmek işe yaramıyor... Konuşmalıyım!.. Ben de herkes gibi geyik muhabbetinin kapsama alanına girmeliyim! PEKİ BAKKAL KOLLA KENDİNİ!

 

- EVET BAKKAL EVET!.. BU SABAH SAAT BEŞE KADAR A TAKIMI'NI SEYRETTİM.. PROGRAM BİTTİ AMA UYUMADIM.. SAAT SEKİZE KADAR SENİN DÜKKANI AÇMANI BEKLEDİM.. ÇÜNKÜ SEYRETTİKLERİMİ DERHAL SENİNLE PAYLAŞMALIYDIM. BAŞKA TÜRLÜ UYUYAMAZDIM. EVET HEMEN ŞUNU BELİRTMELİYİM Kİ ROMALI PERİHAN ROMASIZ PERİHAN OLDUĞUNDAN BERİ, DÜNYA GÖRÜŞÜNDEKİ GELİŞİME BAĞLI OLARAK VİZYONUNDA BARİZ BİR RAHATLAMA VE KESİF BİR GENİŞLEME OLDU VE TABİİ Kİ BU DURUM, SİBEL CAN OLAYINDA YAPTIĞI ŞOK AÇIKLAMALARLA GÜNDEME GELEN NURİŞ LAKAPLI KİŞİNİN DE DİKKATİNİ ÇEKMEKLE BİRLİKTE, PRESTİJ AİLESİNE KATILMASINA KESİN GÖZÜYLE BAKILAN JON BENJAMİN TOŞAK'IN BU KONUDA SESSİZLİĞİNİ SÜRDÜRMESİ VE KONUYLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİNE BAŞVURMAK İÇİN EVİNE GİDEN MUHABİRLERE EVDE YOKMUŞ GİBİ DAVRANMASINA, DOĞAL OLARAK BÜTÜN KUŞKULARIN FATİH TERİM ÜZERİNDE TOPLANMASINA YOL AÇTI... ÖTE YANDAN SEDA SAYAN, LÖV, LÖV'ÜN TERCÜMANI VE ADININ AĞIZDA GEVELENMESİNİ İSTEMEYEN BİR YETKİLİ, HANDE ATAİZİ'NİN "AZ KAZANANDAN AZ, ÇOK KAZANANDAN BAZEN" VERGİ ALINMASIYLA İLGİLİ HAZIRLADIĞI VERGİ TASARISI ÜZERİNDE SERT TARTIŞMALAR YAPTILAR. BU ARADA YALIM EREZ NE YAPIYOR? EŞİNE HÜKÜMET KURMA İŞİYLE UĞRAŞTIĞINI VE EVE BİRAZ GECİKECEĞİNİ SÖYLÜYOR AMA, TELEVİZYONLARIN ANA HABER BÜLTENLERİNDE GÖRÜLÜYOR Kİ KENDİSİ DENİZ BAYKAL'LA GAYET LAUBALİ BİR MUHABBET YAPMAKTADIR.. HATTA O KADAR LAKAYTTIR Kİ TOKALAŞMALARI YİRMİSEKİZ DAKİKA SÜRMÜŞ, FAKAT GÖRÜŞMELERİ ONİKİ DAKİKAYI BİLE BULMAMIŞTIR... TABİİ Kİ BÜTÜN BU OLAYLARIN DIŞINDA KALAMAYAN HÜLYA AVŞAR BİR KISIM MEDYANIN ETKİSİYLE OLACAK, SERVİSİ KARŞILAYAMAMIŞ VE DEVLET SANATÇISI OLAMAMIŞTIR. YAZAR İSMAİL BEŞİKÇİ CEZAEVİNDEDİR AMA GÖNÜL YAZAR DEVLET SANATÇISI OLMUŞTUR. FAKAT SAYIN EROL BÜYÜKBURÇ'TAN KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ DEVLET SANATÇILIĞI BİLE ESİRGENMİŞTİR. NEDEN BİR NURİ SESİGÜZEL'E, BİR BANU ALKAN'A, BİR SANA YAVRU DEVLET SANATÇILIĞI ÖDÜLÜ VERİLMESİN TESELLİ MAHİYETİNDE? NEDEN? SORUYORUM BAKKAL, NEDEN? PEKİ BÜTÜN BUNLAR OLURKEN SAAT SABAHA KARŞI ÜÇ SULARINDA EVİNE GELEN DEMET ŞENER EVİNİN HER ZAMANKİ YERİNİN İKİ BLOK ÖTESİNDE OLDUĞUNU FARKEDİYOR. BU DURUMU KOMŞULARINDAN GİZLEMEK İSTİYOR AMA OLAY YERİNDEN TESADÜFEN GEÇMEKTE OLAN ŞAMDAN MUHABİRİNE YAKALANIYOR VE BÖYLECE, DEMET ŞENER'LE SEVDA DEMİREL'İN AYNI KUAFÖRE GİTTİKLERİ GERÇEĞİ DE SU YÜZÜNE ÇIKMIŞ OLUYOR. TAM BU SIRADA BULGARİSTAN'DA BİR ÖN SEVİŞME SIRASINDA DANYAL LİMAN KİMLİĞİYLE YAKALANAN KİŞİNİN, ASLINDA PASAPORT KONTROLÜ SIRASINDA DODİ EL FAYED KİMLİĞİYLE YAKALANMASI GEREKEN ŞANSAL BÜYÜKA VE EKİBİ OLDUĞU AÇIKLANIYOR. VE ŞİMDİ! BÜTÜN BUNLARIN IŞIĞINDA BANA... EKMEK... KOLA... SODA... VE GAZETE VERECEK MİSİN? SORUYORUM BAKKAL BUNLARI BANA VERECEK MİSİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİN?.. Ve paraüstü tabii...

 

Bu sabah... Çok erken... Henüz uyanmamışken... İçinde kola, soda, ekmek ve gazete olan bir poşetle, Kapıcı Ruhi'nin yanından yakıt parasını sanki yıllık peşin ödemiş bir edayla geçip altı kat merdiven tırmanarak eve vardım... Artık kahvaltımı hazırlayabilirdim... Tam burada, o tiksindiğim cümleyi yazmak zorundayım: FAKAT O DA NE? Poşetin içinde ekmek yok! Kola var, soda var, gazete var ama ekmek yok... Derhal telefona sarıldım... (Bir süre birbirimize sarılıp ağladık...)

 

-         Alo bakkal Hüseyin mi? Kimsin peki?.. Muttalip mi? Muttalip, sen telefonu kapat, ben biraz ağlayacağım.

 

 

 

Yılmaz ERDOĞAN- Yavrunu Bilinçlendir Hanım
 

 

3-

 

Hem acıklı hem de komik herkesten

 

"Medya çağı mı? Ne diyebilirim ki? En tiksindiğim şarkıları bile ezbere biliyorum." Pedicures

Haber herkese lazımdır; ama en çok habercilere... Haberin, iletilmekten çok "satıldığı" bu iletişim çağında anahaber bültenleri, televizyonda ayrı kategorilerde yer alması gereken herşeyi kendi bünyesinde toplayan bir sirke dönüşmüş durumda. Artık ortalama bir haber ekibinde bulunması gereken elemanlar haberciler, muhabirler, editörlerle sınırlı değil. İş sadece "karizmatik" spikerle de bitmiyor. Mutlaka en az bir komedyene de ihtiyaç var. Hatta bazılarında iki (Bakınız Şov Tivideki UZUN ÇARESİZ ile KISA KİFAYETSİZ).

 

Bu komik malzeme kullanımının amacı seyircinin mizah talebini de karşılamaktır. Çünkü haberler seyircilerin bütün beklentilerini karşılamak zorundadır. Hem bir eğlence programı, hem bir komedi dizisi, hem de çok acıklı bir drama olmak zorundadır. Güldürmeye, ağlatmaya, sevindirmeye, acıtmaya ve kanırtmaya mecburdur. Artık bütün televizyon yayını uzun bir "anahaber bülteni" haline gelmiştir. Reha Muhtar'ın kanal sahibinden daha havalı takılması da bu yüzdendir zaten.

 

Bir haber nasıl daha güldürücü hale getirilir? Bunun en güzel örneği az önce bahsettiğim kısa-uzun çelişkisidir. Şov Tivide bir "çok uzun" ile "çok kısa" biraraya getirilmiş ve sonuçta "daha da kısa" bir mizahi kalite elde edilmiştir. Biz normal insanlar zaten nerede uzun boylu biriyle kısa boylu biri yanyana gelirse gülmekten ölürüz... Ama bu yeterli değildir haberler için. Olaya haber süsü vermek şart olduğundan, bu "acayip" komik iki kardeşimize bünyelerine uygun ve herkesi gülmekten kırıp geçirecek bir de konu bulmak gerekmektedir. Örneğin "Viagra" meselesi ya da "saç çıkartan ilaç iktidarsızlık yapıyormuş" gibi. Bunlar sağlandıktan sonra iş sokak röportajlarında mizahi bakımdan randıman alınacak geri zek⬄?ların bulunmasına kalıyor ki, ekibimizin bu konuda zorlanma ihtimali yok.

 

Haberlerdeki "özel muhabir" şıklığına gelince... Temel amaç kendi haber starını yaratmaktır. Çünkü o ana kadar ismini kimsenin bilmediği bir kişinin durup dururken pompalanmasının nedeni o kişinin olaylara çok özel bir bakış açısı olması değildir. Aslında öyle biri yoktur. Haber ekibi tarafından yaratılmıştır. Bu arkadaşlara sanal haberciler diyebiliriz. "Çağatay Yollarda" veya "Bükentay Kırlarda" gibi, haberler içi özel köşeler, izleyenlere doyumsuz anlar yaşatmaktadır. Bu köşeler de yine ve doğal olarak sırtlarını binyıllık köklü gülmece geleneğimize dayamışlardır.

 

 

Mizah herşeydir.

Mizah satar, sattırır.

Fakat en acıklı olanı Ali Kırca'nın bültenin sonunda kameraya bakıp kendisini gülmeye zorlayarak, hatta kendisini tehdit ederek sarfettiği şu cümledir:

ALİ KIRCA- Evet... Bizim City'deyiz.

 

Sadece haber, haber olmaya yetmez... Yani insanın köpeği ısırması artık haber değildir. O insanın aynı zamanda köpeğe tecavüze yeltenmesi ve birkaç yakınıyla birlikte canlı yayına çıkıp konuşması da gerekmektedir. Tabii en güzeli köpekle insanı canlı yayında buluşturmaktır ama RTÜK ve Panter Emel gibi sorunları aşmak güç olabilir.

 

Habercilerin işi, olayı en hızlı ve en objektif şekilde ulaştırmak değildir artık. Onların görevi en komik, en acıklı, en seyirlik haberi "üretmektir..." Ya da olan bir haberi durumuna göre ya daha komik ya da daha trajik hale getirmek.

 

Trajik haber modeli komik haber modelinden daha komiktir. Sözgelimi şöyle bir olay vuku bulmuştur: Bir genç kıza bir araba çarpmıştır ve kızcağız hayatını kaybetmiştir. İşte bu durum "trajik muhabirsunucu" için bulunmaz bir fırsattır. Derhal kameraman arkadaşı ile olay yerine, mümkünse olay olur olmaz (yani cesedin üzerine gazete k℟ıdı konmadan- ha bu arada, ölüm oranının bu kadar yüksek olduğu bir ülkede cesetlerin üstlerini örtecek gazete k℟ıdından başka doğru düzgün bir örtü yok mu allah aşkına?) değilse mümkün olan en hızlı şekilde (hatta hızı abartıp olay olmadan önce olay yerine giden var) gider ve kayıt başlar:

 

ÖLÜ SEVEN MUHABİRSUNUCU- Evet!.. (Bu "evet" muhabirler için bir tür besmeledir) Nurgül onsekiz yaşına henüz girmiş (demek ondokuzuna "henüz" girmemiş) hayatının baharında (hayatının baharında mı? Ne hoş bir tabir. İlk defa duyuyorum. Ne yaratıcı bir üslubunuz var.) bir genç kızdı (DİKKAT! Buradan itibaren muhabirsunucumuz arabanın kıza çarptığı noktaya doğru yürümeye başlar! Fakat cadde işlektir ve bir başka aracın da haber ekibimize çarpması işten bile olmayacaktır)... Evet işte tam burada şu yönden gelen Ahmet Şopar yönetimindeki (yönetimindeki mi? Anlamadım!... Adam şoför mü cumhurbaşkanı mı?) bir kamyonet Nurgül'ün kısacık yaşamına son verirken aynı zamanda körpecik bedeninde onulmaz yaralar açıyordu... Evet genç Nurgül işte tam buraya boylu boyunca uzandı ve uzandığı yerden bir daha kalkamadı. Kalkamayan sadece Nurgül'ün narin vücudu değil aynı zamanda umutları, düşleri, çeyizi ve sevinçleri idi... Aynur Balkaya Star Haber, Bağcılar!

 

Heyhat! Tam bu sırada beklenen oluyor ve başka bir kamyonet (tesadüfe bakınız ki Ahmet Şopar'ın küçük kardeşi Hüseyin Şopar yönetimindeki bir kamyonet) haber ekibimize çarpıyor ve başka bir haber ekibi dramatizasyon çalışmasına kalınan yerden devam ediyor.

 

İKİNCİ ÖLÜ SEVEN MUHABİRSUNUCU- Evet... Aynur Balkaya hayatının baharında bir haberciydi... Haberle yatıp haberle kalkıyordu... İşini aşkla seven genç Aynur, yine bir kaza haberini size ulaştırmak için göreve koşmuştu... Ama bu onun son haberi olacaktı... Habere gitmiş, haber olmuştu... Gençti, hayat doluydu, mesleğinde iyi bir yere gelmek için gece gündüz çalışıyordu vs. vs. vs. vs........

 

Haberlerde temel amaç şudur: Komik olanın suyunu çıkarıp gülünmez hale getirmek, sahici acıları ise komik hale dönüştürmek!

 

Tabii bunlar tümüyle sizin sorununuz.

 

Çünkü ben artık Discovery Channel seyrediyorum. Ordaki maymunlar daha sahici.

 

Yılmaz ERDOĞAN- Yavrunu Bilinçlendir Hanım
 

 

4-

 

Geyik muhabbetinin kökleri

 

"Anadolu uygarlığın beşiğidir.. Evet beşiğidir. Uygarlık orada doğmuştur ama korkarım büyümek için başka yere göçmüştür..."

Ludvig Bauhaus Her yerde hep aynı şeyler konuşuluyordu ve delirmek üzereydim!

 

Bütün konuşmalar, tanışmalar, kavgalar, tartışmalar; hepsi, hepsi aynıydı... Toplam iki yüz kelime arasında dönüp duruyordu herkes. Toplumun tüm yükünü bu zavallı iki yüz kelime taşırken, öte yanda binlerce kelime, ambalajı bile açılmamış vaziyette öylece duruyordu.

 

Neden hayatımız sonsuz bir geyik muhabbetine dönüşmüştü?

 

Neden her yerde, her zaman aynı şeyler, aynı konuşmalar, aynı kötü espriye aynı salak gülmeler vardı?..

 

Sanki valilik ortalama bir günü teybe kaydetmiş, biz de her gün o kaseti yeniden, yeniden ve yeniden seyrediyorduk!

 

Sabah karşılaşmalarımız aynı... İşyerindeki ilk poğaça yemelerimiz, ilk çayımız aynı... Herşey, herşey hep aynı... Maç sonrası muhabbetlerde bile en fazla üç ihtimal vardı...

 

Ve bu aynılıkları birbirine bağlayan, upuzun bir geyik muhabbetiydi...

 

Toplumumuzun neden bu kadar geyik muhabbetine yatkın olduğunu araştırmaya karar verdiğimde nelerle karşılaşacağımı bilmiyordum. Kendimi sponsoru olmayan belgeselci gibi hissediyordum. Televizyonda doğru düzgün bir saatte yayınlanıp yayınlanmayacağım bile belli değildi. Ama inanmıştım. Geyik muhabbetinin köklerinin Anadolu'da olduğunu hissediyordum ve bu gerçeği ortaya çıkarmak için herşeyi göze almıştım. Ama bu çok masraflı ve meşakkatli bir işti, mutlaka bir sponsor bulmalıydım. Konuyu görüşmek üzere Türkiye Kıraathaneler Birliği Başkanı Saim Köse ile buluşmaya gittiğimde, Sayın Köse beni kapıda görür görmez okeyden kalktı, başka bir masaya geçtik. Aslında sigara dumanından hiçbir şey görünmüyordu ama seçebildiğim kadarıyla önümde bir masa vardı ve Sami Bey çok iyi bir insandı. Böylece bu araştırma için Şen Bezik Briç Salonu, Köşk Kıraathanesi ve Liman Kafe Bilardo Salonu sponsor oldu (Burada hemen şunu belirtmeliyim ki Liman Kafe Bilardo Salonu'na yeni alınan masalarda üç bant oynamanın tadını ancak hakiki bir sevişmede ya da Köşk Kıraathanesi'nde içeceğiniz hafif bir çayda bulabilirsiniz. Unutmayınız, parasına oyun oynamak yasaktır).

 

Evet, bu belgesel çalışmamda Sami Bey'in ve daha birçok isimsiz geyikçilerin katkıları vardır.

 

Tabiatıyla araştırmanın tüm sonuçlarını burada maalesef aktaramayacağım. Sadece geyik muhabbetinin tarihçesiyle ilgili çok önemli bir bulgumu, ilk geyik muhabbetinin nerede, ne zaman, kimler tarafından yapıldığını belgeleriyle birlikte sunmakla yetineceğim.

 

Bu araştırmamı hayatı boyunca geyik muhabbeti sınırları dışına çıkmamış ve bu uğurda milyonlarca sigara tüketmiş isimsiz yığınlara adıyorum.

 

 

Geyik muhabbetinin tarihçesi

1951 yılının mart ve nisan ayları boyunca şimdiki Boyabat'ın güneyindeki antik adıyla Fontelisus bölgesinde, Alman Arkeolog Ludvig Bauhaus önderliğindeki ekip bir kazı çalışması yapmıştı.

 

Bu bölge M.Ö 721 yılında yoğun bir nüfusa sahipti ve tahıl ürünlerinin toz haline getirilmesi işiyle uğraşan yöre insanı -kesin olmamakla birlikte Mrikyalılar- asla siyah renk taşıyan bir şey giymezdi. Zira siyah giysiler hızla un lekeleriyle kaplanırdı ve Mrikyalılar bunu Buğday Tanrısı Fırrın'ın lanetine yorardı.

 

Arkeolog Bauhaus dönemin çok ünlü müze müdürlerinin bile dikkatini çekmiş, hatta bazılarıyla yakın dostluk kurmuş başarılı bir bilimadamıydı. Örneğin New York Metropolitan Müzesi Müdürü Charles Overlock ile hemen her haftasonu buluşup golf oynadığı, yenilenin hesabı yüklendiği, arkeoloji çevrelerince bilinen bir gerçektir.

 

Bauhaus ve ekibi nisan ayının yirmi dördüncü günü bir mağarada resimli bir duvar yazısı bulduklarında hayretlerini gizleyecek yer bulamamıştı. Mağaranın duvarına çizilen iki insan, bir masa başında oturmuş SİKALİN (biraya benzer, arpa maltından yapılan bir tür içecek) içmekteydi (Bu hiyeroglif şu anda Berlin Şehir Müzesi'nin bodrum katında kalorifer dairesinin girişinde durmaktadır).

 

Burada önemli olan ve kazı heyetini hayrete düşüren, resimden çok resmin altındaki yazıydı. Çünkü bu yazı sadece resmedilen iki insanın ve muhtemel bir de resmi yapan kişinin bildiği şifreli bir dille yazılmıştı.

 

Ludvig Bauhaus bundan sonraki hayatını işte bu yazıyı deşifre etmeye adadı. Bauhaus bu kazı çalışmasından yirmi gün sonra hayata gözlerini yumdu ve hayat da bu olaya gözyumdu. Ancak insanlık ve özellikle de Anadolu tarihi açısından bir devrim niteliğindeki buluşu h⬢ bizim için değerini korumaktadır.

 

Ludvig Bauhaus sonuçta yazıyı deşifre etmiş ve tarihteki ilk geyik muhabbetini günışığına çıkarmıştır.

 

Bauhaus'un bulgularına göre resimdeki iki insan arasındaki bir konuşmayı aktaran yazının meali şöyledir:

 

(Uyarı: L.B'nin çevirisi size biraz garip gelebilir, çünkü L.B çok az Uygur Türkçesi biliyordu. Ama bu yüzden tatsızlık çıkarmanın gereği yok, ben sizin için bir kez daha çevirdim)

 

1. Geyikçi- Ya beladur hakakutung yaşeanmayiz... Pizara bir çıkayursung har şay ıtaş pehasi.. Senradu gilip ey ustarlar! Bı sefir nıh ularlar!

 

(Ya birader, hakikaten yaşanmaz! Pazara bir çıkıyorsun herşey ateş pahası! Sonra da gelip oy isterler. Bu sefer nah alırlar!)

 

2. Geyikçi- Ya başver tıkma kafangu gardişim!

 

(Yahu boşver, takma kafana kardeşim..)

 

1. Geyikçi- Nısı tıkmam gardişim! Şerrefsizim ben olacagum, şu mamalakatun bışnda, herşeyi iki dolingende hallederim!

 

(Nasıl takmam kardeşim! Şerefsizim ben olacağım şu memleketin başında, herşeyi iki dolingende hallederim - dolingen, o dönem kullanılan bir zaman birimidir. Bir dolingen yaklaşık olarak on yedi saliseye karşılık geliyor-)

 

 

Evet bu konuşma böyle sürüp gidiyor. Fakat bizim elimizdeki metinde bu kadarı çevrilmiş. Çünkü Ludvig Bauhaus bu konuşmadan fena halde sıkılmış ve hayata veda etmiştir. Metnin tamamını okumak isteyenler Şen Bezik Briç Salonu'nda bulabilir. Not: Sine beş yayınımız vardır.

 

 

 

 

Yılmaz ERDOĞAN- Yavrunu Bilinçlendir Hanım
 

 

5-

 

Ne bağırıyorsunuz kardeşim, sağır mıyız?

 

"Sen sen ol, sadece marş söyleyenlere inanma!" Bir Lapon Atasözü

Anlamaya değer bir şey söylüyorsan bağırmana gerek yok. Her bakımdan zayıf bir sözü kuvvetlendirmenin yolu volümü açmak değildir ki. Tam tersi, anlamsızlığın sesini açmaktan başka işe yaramıyor bu eylem!

 

Ama kim daha çok bağırıyorsa biz onu alkışlıyoruz...actopc.pmc.pm.

 

Kim şarkı söylerken daha dik seslere çıkıyorsa onun kasetini alıyoruz. Bülent Ortaçgil bizim için fazla "light" kalıyor. Zuhal Olcay'ın güzel şarkı söylemesi yetmiyor, herhangi bir televoleye çıkıp "en büyük fener" diye bağırması gerekiyor. Hatta herhangi bir şarkısını tornistan edip tribün makamına çevirmesi şart... Mesela şuna ne dersiniz:

 

Çünki mağlubiyet de neticeye dahil...

 

Çünki yenilenler h⬢ cimbomlu...

 

Haklısınız benim de midem bulandı... Vedat Sakman, Zuhal Olcay ve Attila İlhan'dan özür dilerim.

 

Ben hayatımda hiçbir mitinge katılmadım. Bağırıyorlar çünkü... Bağırdıkça sesleri ve sözlerinin taşıdığı anlam kısılıyor. Ben hep alternatif bir miting düşlemişimdir: Taksim meydanında beşyüzbin kişi var ama çıt çıkmıyor. Derin, çok derin bir sessizlik olduğunu düşünebiliyor musunuz? Bundan daha muhteşem bir protesto biçimi olabilir mi?

 

"Yüzbinler hep bir ağızdan zulme karşı" bağırmışlarmış! Ne var bunda? Marifet mi yani? Asıl marifet o yüzbinlerin hep bir ağızdan susabilmesi! Asıl zor olan, gerçek disiplin gerektiren bu değil midir? Ben boş konuşan değil dolu dolu susan bir Türkiye düşlüyorum! Seçim yaklaşıyor, başınıza geleceği biliyorsunuz değil mi? "Ne kadar çok gürültü yaparsak o kadar oy alırız" konulu kampanyalar başlayacak yine... Megafonları kendilerinden büyük kamyonlar geçecek evlerimizin oturma odalarından... Bağırdıkça anlaşılmayacak ne dedikleri! Zaten anlaşılacak bir şey de yok söylediklerinde... Bu yüzden bağırıyorlar ya zaten... Anlam siyasetimizi terkedeli çok oldu... Kendisinden nicedir haber alınamıyor...

 

Ne bağırıyorsunuz kardeşim? Sağır mıyız yoksa geri zek⬄? mı? Oy istiyorsan efendi gibi iste!

 

Gandhi ne kazandıysa "efendiliğinden" kazanmadı mı? Herkesin teslimiyet zannettiği "susup oturmayı" en büyük direnişe çevirmedi mi?

 

Bağırmanın bir sözün etkisini arttırdığı düşünülür çoğu zaman. Oysa Stephen Hawking doğru düzgün konuşamıyor bile. Ama son yılların en dikkate değer şeylerini söylüyor.

 

Ama bizim gibi gürültücü toplumlarda her kafadan manasız bir ses çıkar ve suskun insanlara angut gözüyle bakılır. Örneğin tüpgaz firmalarına bakılırsa kendilerinin dışındaki tüm satıcılar salaktır, çünkü mamullerine uygun bir beste yaptırıp zihnimize tecavüz etmeyi bir türlü beceremiyorlar... Sanıyorum ki benim evin bulunduğu sokak dünyanın en çok tüp satılan sokağı. Çünkü neredeyse yirmidört saat tüp kamyonları "Aygaaaaaz," "İpragaaaaaz," "Likitgaaaaz" şeklindeki nefis şarkıları eşliğinde geçip duruyor...

 

Ben ülkedeki sorunları konuşurken Avrupa'dan örnek vermekten ve "adamlar yapıyor kardeşim" konulu sohbetlerden hoşlanmam ama herhalde dünyanın herhangi bir uygar köşesinde böyle bir şeye izin verilmez değil mi!

 

Halbuki bu iğrenç şarkılara gerek yok! Benim bir müşteri olarak sizden müzikal bir beklentim yok ki... Ben sizden şarkı alacaksam tüpü nereden alacağım? Sezen Aksu'dan mı? Ama sayenizde evimde tutuklu kaldım... Beni her sabah sekizde uyandırıyorsunuz! Ancak unuttuğunuz bir şey var, ben sabah saat beşe doğru yatıyorum... Genellikle de sabah sekizde herhangi bir tüpçüyle randevulaşmıyorum.

 

Tüpe ihtiyacı olmayan birisi de değilim. Ama yine de şarkı kılığında bana işkence etmenize gerek yok... Eğer hadiseye reklam açısından bakıp tüketiciyi özendirmekse muradınız, yine yanlış yapıyorsunuz... Çikolata satmıyorsunuz ki! Yani biz "aygaaaaz" adlı şarkıyı duyunca, "canım da nasıl tüp çekti anlatamam" deyip pencereye koşmayız ki! Tüpümüz biterse, size telefon ederiz, telefonda bile sesimizi yükseltmeden tüp isteriz, siz de getirirsiniz!

 

Telefondaki konuşmayı mahallenin tamamı da duymaz. Siz de sessiz bir tüpü sessizce getirir sessizce takar, sessizce evi terk edersiniz. Bağırmanıza ne lüzum var! Allah muhafaza ya diğer esnaflar da bu yöntemi uygulamaya kalkarsa? O zaman halimiz ne olur? Siz bunu yapabiliyorsanız bizim bakkalın da Seden Gürel'le anlaşıp "Şen Bakkaaaaal" adlı bir şarkı söyletme hakkı vardır tabii ki!

 

Öte yandan sanki günlük yaşamımız çok sessizmiş gibi bağırmak için maçlara gidiyoruz. Normal şartlarda bir insanın bir diğerine ettiği basit bir küfür cinayet sebebi olurken, kırk bin kişi biraraya gelip yüksek sesle hakemin cinsiyetini tartışıyoruz.

 

Dinsel inanç, doğası itibariyle tanrıyla kul arasındaki uhrevi ve sessiz bir ilişki iken biz bağıra bağıra inanıyoruz! Çünki inanmamız yetmez, bunu başkalarının da duyması gerekir! Ahretteki mutluluk için değil dünyevi dertlerimizden dolayı inanıyoruz. Bu yüzden de bağırmamız şart! Madem tanrının hiç konuşmasanız bile kalbinizden geçenleri duyduğuna inanıyorsunuz, ne diye bağırıyorsunuz?

 

Bütün bunların ışığında sessizce bir soru sormak istiyorum: Ne bağırıyorsunuz kardeşim, sağır mıyız?

 

 

 

 

 

Yılmaz ERDOĞAN- Yavrunu Bilinçlendir Hanım
 

 

6-

 

Hijyenik aşklar

 

Amacım hep komik şeyler yazmaktı...

 

Hayatı çekilir kılmak için yanıma biraz mizah almıştım... Fazlasını size verecektim... Yolda yersiniz diye... Yaşarken...

 

En kızdırıcı durumlardan bile kahkaha elde edecektim. Gülecektiniz ben kızdıkça... Derin çelişkilerle eğlenecektiniz.

 

Manik tarafımı sunacaktım size, depresifliğimden sakınacaktım sizi. Ben Gürbüz Vural'dım çünki... Tam bir "özel isim" bile sayılmayan... Adımın ilk harfinin büyük yazılması beni özel isim yapmaya yetmiyor çünki... "İsmini ilk kez duyduğunuz ama hepinizin tanıdığı" ve sanal hayatlarımıza sunulan bir gölgeydim ben...

 

Nasıl ve neden bir veda ikliminde yazıyorum bu satırları bilmem... Dedim ya depresif tarafıma denk geldiniz işte...

 

Neden bugün böyleyim bilmem... Belki de bir ocak ayının olmadık bir çarşambasında beklenmedik bir güneş çıktı ortaya, ondandır... Hava çok güzeldi ve ortada komik bir şey yoktu.

 

Hava nasıl güzel ve ben nasıl depresifim...

 

İyi havaları sevmez şairler.

 

Yağmur çocuğudur onlar...

 

İyi havalar iyi gelmez has şairlere... Orhan Veli'nin "mahfını" hatırlayın... Ve bir de şimdiki planlı hijyenik sevda karikatürlerinizi düşünün.

 

Herşey daha önce yaşanmış... Kullanılmış ilişkilerdeki ikinci el ucuzluğunu aşk zannediyoruz... Hayır o sözler söylendi... Hayır o şarkıya ağlandı daha önce... Hayır o çiçekler artık birer pahalı klişeden ibaret... Kırmızı gül aşk demekmiş! Yok ya? Bütün aşklar aynı şey demek değil ki! Sarı gül ayrılık anlamına gelirmiş! Hadi oradan! Kim uyduruyor bunları! Hangi çiçek toptancısı isim verebiliyor binlerce şairin milyon yıldır adlandıramadığı şeylere?...

 

Aşkı, ayrılığı, sevdayı şairlerden daha kolay anlatıyor çiçekçiler! Parasını ödeyin yeter... Doğumgünlerini, evlilik yıldönümlerini bir hafta önceden hatırlayın yeter... Yerli yerinde olsun klişeleriniz... Şarabınız ve mumlarınız hazır olsun... Sevmek için iyi bir yürekten çok aksesuarlarınızın tam olması önemlidir...

 

Ben bu "özel" günleri hep unuttum... Yani mart ayının herhangi bir günü "birlikte olduk" diye sene-i devriyesini neden kutlayalım ki?... İnsan nasıl berbat bir duruma düşer bazen... Eve girersin, ışıklar söndürülmüş, mumlar yanmaktadır... O saniye anlarsın o gün senin unuttuğun bir "özel" gündür... Allahım neydi bugün? Ayın kaçıydı? Daha da önemlisi hangi aydayız?

 

Hep küstüler bana hayatım boyunca...

 

Sevmedim, sevdiysem de önemsemedim zannettiler...

 

Yanıldılar... Seviyordum, önemsiyordum. Önemsemediğim, daha doğrusu anlamadığım klişelerdi. Sevdam fazla sadeydi. Aksesuarlarım eksikti... H⬢ da eksiktir...

 

Ve şimdiki sevdalanmalar fast food hızında... Hızın içinde yitirilen güzelim bir yavaşlık... Daha yavaştık eskiden... Demleye demleye konuşuyor, seviyorduk... Hemen sevişmiyorduk... Karpuz yemek için efendi gibi temmuz ayını bekliyorduk.

 

Yetimdi gecelerimiz... Sigaralara zulüm, kül tablalarına yük... Etimizden alıyorduk etimizin tadını. Seviyorduk. Sevişiyorduk. Bazen sadece sevişmeyi seviyorduk.

 

Kalabalık geceleri bekleyen yalnız kahvaltılar için hep acele ediyorduk. Yağsız beyaz peynir tadında ilişkiler kuruyorduk. Seviyorduk. Sevmeyi seviyorduk. Bazı elele yürüyüşlerde keşke yağmur yağsın istiyorduk. Hangi sevdanın üstüne yağmur yağsa, biz onu aşk belliyorduk.

 

Hijyene önem vermiyorduk. Beyaz çarşafların üstündeki lekeler aşklarımızın haritalarıydı. Hangisi biz, hangisi yavru vatan oradan anlıyorduk.

 

Bekliyorduk... Kantinde, durakta, evde... Bir sevda enstitüsünün ekstern öğrencileriydik. Devam mecburiyetimiz yoktu.

 

O zaman çıkan hangi kaset, diyelim ki Samatya'yı anlamlı ve aşklı kılıyorsa onu dinliyorduk. Biliyorduk ki o şarkıyı altı yıl sonra duyduğumuzda bir Samatya sevişmesini yeniden yaşayacaktık...

 

Parasızdık. Paraya para demiyorduk. Para kendini bir şey zannediyordu ama biz ona ismiyle hitap ediyorduk. Kimde varsa ondan harcıyorduk. Sevda girişimlerimizden para üstü almıyorduk.

 

Kirliydik. Ter kokuyorduk. Ülke sorunlarını konuşarak sevişmelere yol açıyorduk. Ülkemizi ve tenlerimizi seviyorduk.

 

Çok ağlıyorduk sonra. Adam gibi, aşık gibi, sarhoş gibi ağlıyorduk...

 

Tarihi geçmiş gazetelerin üstüne seriyorduk neyimiz varsa... Kitaplarımız, parasızlığımız, sevdalarımız, türkülerimiz...

 

Sonra söndürdük sigaralarımızı ekonomi sayfasının hiç okumadığımız bir köşesine, ayrıldık... Kaça ayrıldık şimdi hatırlamıyorum ama ayrıldık!

 

Yürüdü zaman sevdasızlığımızın üstüne.

 

Unuttuk!

 

Kuşku, sorumluluk, tedirginlik ve hesapçılıktan oluşan yeni bir arkadaş grubu... Ve bir durumu önceden bilmenin paslı rehaveti... Şimdi elimizde kalanlar bunlar.

 

Sonunu bildiğimiz sevişmelere başlamıyoruz artık. Koku bizi uzaklaştırıyor. Kokularımız birbirine düşman artık. Hijyene önem veriyoruz ve şimdi çarşaflarımız sakız gibi.

 

O güzelim lekeler yüreklerimizde kaldı...

 

 

 

 

Yılmaz ERDOĞAN- Yavrunu Bilinçlendir Hanım
 

 

7-

 

Kendini dolandırmak

 

"Yalan söyleyebilen tek canlı türü insandır. Zaten bu sayede canlı kalabilmektedir."

 

T.S. Anghut

 

 

Hep büyük kentlerin birinde ve en çok da en az acıdığımız İstanbul'da caddeüstü bir evimiz olmasını diliyoruz... Kulağımızın dibinden taksiler geçsin istiyoruz. Gürültü bize anlaşılmaz, tuhaf bir güven duygusu veriyor... En çok sessizlikten korkuyoruz... Bir insanla yanyana ve uzun uzun susabilmemiz için dost olma şartı arıyoruz. Yoksa rahatsızlık veriyor bize bütün susuşmalarımız.

 

Ve ana caddeye ne kadar yakınsak o kadar prim yapıyoruz. O oranda fazla kira ödüyoruz pencerelerini bile doğru düzgün açamadığımız, balkonlarında sadece turşu bidonlarımızın oturduğu evlere... Ve zaten hayatımızı "zamanında şurada bir ev vardı, almadık" üzerine kurduğumuz ve hiçbir tarihi fırsatı zamanında değerlendiremediğimiz, o zaman dağbaşı olan yerlerin sonra "mükemmel" caddeler haline geleceğini öngöremediğimiz için ve kaçırdığımız fırsatlar berberimizle yaptığımız geyik muhabbetlerine meze olduğu için ve hepimizi zamanında Gençlerbirliği'nden ya da Fener Genç'ten istedikleri ama biz gitmediğimiz için kendimizi dolandırmayı meslek edindik. Aramızda babası zamanında trilyoner olmayı ıskalamamış hiç kimse yok. Hepimizin aslında futbola aşırı bir ilgisi ve anormal bir yeteneği vardı ama ah o babalarımız, bizim Pele olmamızı istemediler. Ağaç yaşken eğiliyordu ve babalarımız bizi yaş odunla dövüyordu... İşte bu yüzden kendimizi dolandırmayı meslek edindik.

 

Evlerin caddeye bakan taraflarını boyayıp arka cepheyi boşveriyoruz. Çünkü hayat caddedir ve asıl caddeden geçenlerin gördüğü önemlidir. Biri yanılıp arka plana takılmışsa o zaten hayatımızın dışına çıkmıştır. Halihazırda iki boyuta anca yetiyor dimağımız ve boyamız. Çünkü biz hayatımızı başkasının gözüyle seyrediyoruz. Dudağımız inceyse uyduruk rujla kalınlaştırıyoruz, göğüslerimiz ufaksa palavracı sutyenler takıyoruz... O sutyenlerin televizyonda açık açık reklamı yapılıyor... Alınıyor, satılıyor, takılıyor... Yani yalanın yalan olduğu açık açık ilan ediliyor. Bunu alırsanız herkesi kandırabilirsiniz deniyor. Ama gece olup da iş sevişme iklimine döndüğünde acı veya küçük gerçek kabak gibi meydana çıkıyor. Kimse kimseye göğsünü gere gere göğüslerini gösteremiyor. İşte bu yüzden kendimizi dolandırmayı meslek edindik.

 

Ankara'dan Esenboğa havaalanına giderken gecekonduları göreceksiniz, sakın şaşırmayın... Ve başkentimize gelen yabancıların ilk gördüğü manzaranın o gecekondular olduğunu düşünüp cıkcıkcıklanacaksınız... Askeri cunta o işin çaresini bulmuştu 12 Eylül'de; bütün evler beyaza boyanmıştı. Devlet toplu konut yapamıyorsa o vakit beyaza boyar! Bu kadar basittir! Çünkü beyaz herşeyi aynılaştıran nefis bir rengimizdir ve temizliği her yerde en güzel şekilde temsil etmiştir. Yani emeklilerin kuyruğuna çare bulunamazsa devlet "tek sıra" yapar... Sorun çözülmez ama en azından düzgün bir kuyruk olur... "Düzgünlük" bizim için herşeyden önemlidir. İşte bu yüzden...

 

Örneğin siz hiç Taksim'in orta yerindeki Atatürk Kültür Merkezi binasının arka cephesini gördünüz mü ya da İstiklal Caddesi'ndeki binaların birçoğununkini?

 

Sanki arka sokaklar yalnız kediler içindir. Hep yasadışı, hep boyasız, hep terkedilmiş. Çünkü daha çok insan geçer anacaddelerden... Bu yüzden kalabalığa yedirir gürültüye getiririz herbir şeyimizi... Bir şeyin gerçekten "öyle olması" önemli değildir zaten, "öyle sanılsın" yeter. İş ki dekorumuz sahici olsun.

 

İşte bu yüzden sohbetlerimizdeki kahve tadı eksildi. Çetleşiyoruz artık. Teknolojik bir yeniliği gerici bir şekilde kullanmakta bizden iyisi azdır nasılsa. Artık geyik muhabbetlerini kahvehanede değil de son model bilgisayarlarda yapıyoruz... Olmayan bir isimle, olmayan bir yerde, olmayan bir sohbet yapıyoruz ama bunun gerçekliğine inandırıyoruz kendimizi...

 

Oysa güneş gözlüğü bile (gözbebeklerini sakladığı için) gerçek bir tanışmaya engelken, bu sanal kandırmacaya fit oluyoruz. İşte bu yüzden kendimizi dolandırmayı meslek edindik...

 

Hep başkalarının bozuk gözleriyle (kimi uzağı, kimi gözünün önünü göremeyen) seyrettik hayatımızı! Caddeye bakan tarafımızı parlattık da arka cephemizi baştan savdık. Misafir odalarımıza yığdık saray tipi koltuklarımızı ama bütün zamanımızı televizyon odasındaki çoktan ölmüş çekyatın üstünde zayi ettik.

 

Hiç tanımadıklarımıza peygamber sabrı gösterdik ama en "sevdiklerimizin" en küçük kusurlarını bile bağışlamadık. Belki de, "sevdiğimizin" o küçük kusurunu örtecek ya da büyükmüş gibi gösterecek bir sutyeni yoktu ve bütün kusuru buydu. Ama biz hemen, sen bunu nasıl yaparsın, dedik... Sana yakıştıramadık... Senden ummazdık... Dostluğumuzun caddeye bakan yüzünü sık sık yıkamamız gerekiyordu. Dostlarımız bizden tavlayıcı yalanlar bekliyordu. Evcil yalanlar besledik saksılarımızda... Ve en sık söylediğimiz yalan şuydu: Biliyorsun ben dobra bir insanım... Hiç dinlemem langanadak söylerim!..

 

Zaten hepimiz dobrayız değil mi!. Hep langanadak söyleriz gerçeği, karşımızdaki kim olursa olsun! Hep televizyonda belgesel yayınlansın isteriz değil mi?

 

Tabii tabii... Bu söylediklerinize siz inanıyorsanız, sizin bir itirazınız yoksa size, benim için sorun yok...

 

Ve işte bu yazıyı da hiçbiriniz üstünüze alınmadınız... "Öyle yapan çok" ama siz öyle yapmıyorsunuz değil mi?

 

Çünkü kendinizi dolandırmayı meslek edindiniz!

 

 

 

 

 

 

Yılmaz ERDOĞAN- Yavrunu Bilinçlendir Hanım
 

 

8-

 

Amacım üzüm yemek değil Mehmetalibey Bağcılardan arıyorum!

 

 

"Hiç kimsenin kazanamadığı yarışlar herkesin birinci olduğu yarışlardır."

 

Dick Testhis

 

 

Yine yarışmaya başladınız işte...

 

Paniğe gerek yok, tabii ki bilgi yarışması değil bu!

 

Bülent Özveren mazide kalmış bir zorlu dönemdi bizim için. Bize hakikaten soru soruyordu! Bizim gibi soru sormayı ya da yanıtlamayı sevmeyen bir topluma soru soracak kadar şuursuzdu!

 

Hayır hayır Bülent Özveren'le hiç ilgisi yok "olayımızın."

 

Yine yarışmaya başladınız.

 

Birsürü yerde dönüp dolaştınız... Birbirinden delirtici eğlence programlarına uğradınız (anınız Bir Başka Gece vb.), siz gazinoya gidemiyorsunuz diye gazino sizin eve geldi... Sonra binbir yeteneğin biraraya getirildiği "nefis" aile dizilerinden geçtiniz... Ardından insanların daha kaset yapmadan dizi çektiği (yani şarkıcı olmak için oyuncu olduğu) şarkıcı ya da aday şarkıcı dizilerinin talanından sıyrıldınız... (Oysa siz hep belgesel yayınlansın istiyordunuz)... Ve gele gele yine başladığınız yere, yarışma hezeyanına geldiniz.

 

Yarışma da lafın gelişi, yoksa yarışılacak bir şey yok... Beleşçilik geleneğinden yeşermiş insanların yine "kutu"su açılıyor artık.

 

Gözünüz kulağınız yüreğiniz telefonda. Yeter ki numarayı düşürün. Tek yapacağınız bu... Numarayı düşürmek! Bunu siz bile yapabilirsiniz.. Biraz dikkat (özellikle televizyonda duyurulan telefon numaralarını ve bilhassa alan kodunu yazarken), biraz çeviklik (bilhassa telefon numarasını çevirirken) ve biraz da sürekli "alo" diyebilme gücü (bilhassa sizi ısrarla duymayan sunucuyla konuşurken) sizi başarıya ulaştıracaktır!

 

Ama ilk iş o kahrolası numarayı düşürmektir. Çünkü o esnada bütün telefonlar kilitlenmiş, sizin fiat palio marka arabanız telefon trafiğinde sıkışıp kalmıştır. Daha da kötüsü herkesin gözü sizin arabanızdadır. Onlar sizin arabanızı kendi arabaları zannetmektedir. Onlar salaktır. Bir tek siz akıllısınızdır.

 

Gerçi siz o arabayı hak edecek hiçbir şey yapmamışsınızdır ama olsun, şans bu!

 

Aman allahım telefon çalıyor! Düşürdünüz (Ve o sırada "telefonu düşürmek" adlı deyimin ne kadar manasız oldu-gg

Gelen Yorumlar
Bu dökümana henüz yorum yapılmamış, aşağıdaki formdan yorumunuzu ekleyebilirsiniz.
Yorum Ekleyin
Başlık
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.

okunuyoruz

uyariyazici

Yazı ya da yorum gönderirken nelere dikkat etmeli?

Yorumlarınızın, gönderdiğiniz yazıyla alakalı olması gerekir.

Bir markayı, kurumu ya da şahsı karalayan, hakaret içeren, suç teşkil edebilecek yazılar ve reklam amaçlı metinler sayfalarımızda yayınlanmaz.

Yazılarınızı gönderirken, lütfen Türkçe karakterleri kullanınız.

Yorumlarınıza cevap geldikten sonra silemezsiniz. Gönderirken lütfen dikkat edin.

Lütfen çıktı almadan önce çevresel sorumluluğumuzu düşünerek kendimize soralım : Gerçekten bir kopyaya ihtiyacım var mı? / Please consider your environmental responsibility before printing this e-mail

ortaadsense

sagsutun

AaramaMerkezi

gogglearamagoruntu

Google

AboneMerkezi
aboneol

Mail Abonesi olmak istiyorum


Yazarlarımız

 

 
Anketlerimiz
yeni öss sistemi hakkında bilginiz varmı
öss de ne ki
yok
var

 
Özel Bölümlerimiz

 
Yıllık Arşiv

Mayıs 2008
PzrPztSaÇaPeCuCts
123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

 
SosyalAğlarımız
ninng
Visit Psikoloji ve Egitim Kariyerim

PsikoKariyergrubu
Google Gruplar
PsikoKariyer grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

..ve Reklamlar

googledikeyafis
analytics
alexasayac

amung page counter page counter

teknorati


blograzzi

Psiko-Dan.com; Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Blogu
yatayadsenseb
bloglama
UYARI: Site içerisinde geçen her tür bilgi ve yaklaşım sadece okuyucuyu bilgilendirmek amacıyla kullanılmıştır.Site içerisinde geçen ilaç kullanımı ve hastalıklara yönelik tedavi yaklaşımları tamamıyla teori amaçlıdır ve profesyonel bir kurum ya da uzman bir doktor gözetiminde olmadan uygulanması sakıncalıdır.Bu konuda doğabilecek sorunlarda sitemiz hiçbir sorumluluk kabul etmeyecektir. Bilgilerinize sunarız.
Psiko-Dan.com "Psikolojık Danışma ve Rehberlik Blogu"