cssmenu
yataradsenseust

 
solsutun

 

yanadsense

blogamakule

 

Son Eklenen Fotoğraf
pc net dergisi

İçerik Ortaklarımız

Ana Sayfa > Psikoloji Özel Bölümü > BIR SIZOFRENIN DUNYASI
yatayadsensek
BIR SIZOFRENIN DUNYASI

 Şizofreni konusunda  en iyi yazı
 Çocuklarımızı yetiştirirken çok dikkatli olmalıyız.
 Evde, okulda, iş yerlerinde...
 Selam ve saygılarımla / Op.Dr.İ.Aygan
 
 
 SAĞA ÇEKTİM, BEKLİYORUM.
 Şizofreni, zihin bölünmesi anlamına gelen bir
 hastalıktır. Biyolojik ve genetik faktörlerin
 yanısıra, özellikle eğitimde tutarsızlık, verilen
 çelişkili mesajlar yahut belirsiz, anlamsız, korkutucu
 olaylar ruhsal dünyada bir parçalanmaya yol
 açabiliyor, bu da sonunda gerçeklerden tamamen kopmayı
 ve bir hayal dünyasında yaşamayı netice verebiliyordu.
 Bu delikanlı o noktaya gelene dek neler yaşamıştı kim bilir?
 
 "Ben iyiyim doktor ağabey, ben iyiyim, hiçbir şeyim
 yok. Sağa çektim,bekliyorum." Böyle demişti Hüseyin,
 daha odaya ilk girişinde.
 
 Onsekiz yaşındaydı.Şizofreni hastasıydı.Gözlerinde
 hayalet görmüşçesine bir korku ile hiçbir şey
 görmüyormuş gibi boş bir bakış yer değiştiriyordu.
 Çocuk gibiydi tavırları.
 Büyümeyi reddetmiş, zamanı geri çevirip küçük bir
 çocuğun o problemsiz, saf dünyasına dönmüştü sanki.
 Artık mücadeleyi bırakmış, dış dünyaya
 kapılarını kapatmıştı.Kendisine ait bilinmez bir
 dünyadaydı.Neyi neden yaptığını, ne zaman
 ne yapacağını kestiremiyordu ailesi.İnsanlardan
 kaçıyor, bazen kendi kendine birseyler konuşup
 gülüyordu. Ama, gariptir, halinden memnun görünüyordu.
 Ve yerli  yersiz aynı sözü tekrarlayıp duruyordu:
 "İyiyim ben, iyiyim. Sağa çektim, bekliyorum."
 
 Çocukluğundan ilk hatırladığı, babasından yediği bir
 tokattı.
 Oyundan eve biraz geç gelmiş, evdekiler onu çok merak
 etmişlerdi. "Geldim işte, sevinin" dercesine masum
 bir neşeyle yüzüne baktığı babasının öfke dolu bakışları, yediği
 tokat esnasında gördüğü yıldızlara  karışmıştı.
 Neye sinirlenmişti babası, bilemedi. Çok korktu ve
 yatağına gidip ağladı.
 Babasının -asabi- olduğunu, bazen işten gergin
 geldiğini, o yüzden ufak  şeylere sinirlendiğini,
 -aslında iyi bir insan- olduğunu zamanla annesinden
 öğrenmişti. İyi de, kendisinin ne kabahati vardı ki?
 Hem babası -Sizin için çalışıyorum, ablanın ve senin
 geleceğiniz için yoruluyorum- demiyor muydu?
 Bizim için çalışıp yorulduğu ve sinirleri bozulduğu
 için bizi dövmesi nasıl işti?
 Bizden intikam mı alıyordu yoksa? Neden ki?
 
 Bazen -aslan oğlum, akıllı oğlum- derdi babası
 kendisine, bazen de -salak, haylaz!-
 Ne zaman nasıl tepki alacağını bilemiyor, güvensizlik
 içini kemiriyordu.
 Babasına bile güvenemeyecekse, bu dünyada kime
 güvenebilirdi ki?
 
 Annesi, babasının aksine, çok şefkatliydi.Bir o kadar
 da evhamlı. Devamlı peşinde dolaşır, -Hasta olacaksın-
 der, başka  şey demezdi..
 Bu aşırı ilgiden boğulacak gibi oluyordu bazen. Ama
 seviyordu kendisini  ve dövmüyordu ya; yetebilirdi bu.
 Bu sevgi uğruna bazen kişiliğini feda etmesi
 gerekiyordu ama, olsundu.Hep sevildiğini bilmek güven
 vericiydi zira. Ama hayır; maalesef her zaman
 sevmiyordu annesi onu.Uslu olduğu zamanlarda
 geçerliydi bu sevgi. Şartlı bir sevgiydi yani.
 Annesinin hoşlanmadığı bir şey yaptığında -Seni
 doğuracağıma taş doğursaydım- sözünü sık duydu.
 Bir gün dayanamayıp -Acaba benim gerçek anne-babam siz
 değil misiniz?- sorusunu sorduğunda, annesi öfkeli
 gözlerle -Saçmalama salak!- diye bağırdı.Bu cevap
 acaba ne anlama geliyordu?
 
 Bazen annesiyle babası kavga ederlerdi.
 Daha doğrusu, öyle hissediyordu. İçeriden bağırışlar
 gelir, yanlarına gidince susarlardı. Bir şey yokmuş
 gibi davranırlardı. Ama evde birkaç gün  sessiz bir
 gerginlik olurdu.İçini dağlardı bu gergin dönemler.
 Neydi problem, anlayamadı hiç. Neden
 anlatmazlardı ki?
 Problem varsa söylesinler, yoksa güzel güzel sohbet
 etsinlerdi.
 Böylesi daha mı iyiydi sanki? Suratsız bir  çocuk
 olmuştu artık.
 
 Evlerine bir misafir geldiğinde ise, keyfi biraz
 yerine gelirdi.
 Anne baba ne kadar gergin de olsalar misafirin yanında
 gülümserlerdi çünkü.
 Yalancıktan da olsa onları öyle mutlu, kibar, konuşkan
 görmek hoşuna gidiyordu.
 Hoşuna gidiyordu da, neden biz bize iken böyle
 davranmıyorlardı ki? Biz komşulardan daha mı
 değersizdik?
 Saflık derecesindeki patavatsızlığı misafirliklerde
 başına dert oldu.
 Anne-babasının evde -kel toş- dedikleri komşu evlerine
 misafir olduğu bir gün ona -kel toş- diye seslenince
 buz gibi bir hava esmişti.
 Ablası çimdikledi.
 Yanlış mı söylemişti adını yoksa? Adı bu değil miydi?
 Niye öyle diyorlardı  o zaman?
 
 Gelen giden arttıkça, çelişkiler de artıyordu.
 "Yine mi o gıcık tipler geliyor? / Aman efendim ne iyi
 oldu da geldiniz?"
 "O Ayten de çok saçmalıyor canım / Haklısın
 Aytenciğim,naaparsın?"
 "Keşke evde yok deseydin oğlum / İnanın çok
 özlemiştik."
 
 Bir kenara çekilmiş, sessizce izliyordu çoğunlukla. Bu
 karmaşık oyunun kuralı acaba neydi?
 İlkokula başlayışını, evdeki sıkıntılardan kaçış
 olarak, sevinçle karşılamıştı..
 Ama siyah önlükler, anlamsız kısıtlamalar olmasa daha
 iyi olurdu.
 Hele bazen bayat nutuklar atıp bazen de öfkeyle
 bağıran asık suratlı öğretmenler olmasa çok da güzel
 olabilirdi. Nutuklarda başka konuşuyorlardı,
 koridorlarda başka.
 
 "Gelecek sizin elinizde / Siz haylazsınız!"
 "Okuyup büyük adam olacaksınız / Adam olmazsınız siz!"
 "Bu ülkenin umudu sizlerde /Sizi her gün dövmek
 lazım!"
 "Atatürk bu ülkeyi sizlere bıraktı / Aptallar!"
 
 Anlayamıyordu çoğu şeyi. Atatürk'ü öğretmişlerdi ona
 önce ve sonra ve hep-beden eğitimi dersinde bile. "En
 büyük o! Bizi kurtardı. Bir millet  yarattı."
 Ama Hüseyin dedesinden "Allah en büyüktür, tek
 yaratıcı Odur" diye öğrenmişti.
 Bir gün öğretmenine "Allah mı büyük, Atatürk mü?" diye
 sordu. Öğretmen ters ters baktı ve "Böyle
 saçma soruları bir daha sorma; fena olur" dedi.
 Korktu yine. Korkmaya alışmıştı zaten.
 Korkutucuydu dünya. Nasıl korunacaktı?
 
 İlkokul öğretmeni kopyaya çok kızardı. Bir kez sınavda
 kopya çeken bir arkadaşını sınıfın ortasında evire
 çevire dövmüş, hatta bacağını kanatmıştı.Kopya
 kötüydü, çekmemeliydi. Hiç çekmedi de. Son sınıfta
 ilkokullar arası  bilgi yarışmasına katıldılar. Final
 yarışmasında öğretmeni yanlarına yanaştı ve "Şöyle bir
 soru gelecek, cevabı da şu" diye fısıldadı. Duymazdan
 geldi.. Kopya kötü değil miydi?
 Öğretmen kendilerini deniyordu herhalde. Yarışma
 sonrasında öğretmen "Beni niye dinlemediniz? Size
 cevabı söyledim. Ya yarışmayı kaybetseydiniz?" diye
 bağırınca, kafası iyice karıştı. Bir gün birisi
 "Bunlar kamera şakasıydı" diyecek diye bekliyordu. Ama
 ya değilse?
 
 Bir de kafasındaki çelişkileri tutabilseydi!
 Anlaşılan, onları kendi kendine ve kendince çözmesi
 gerekecekti. Yapabilirse.
 Susmak çok iyiydi aslında. Zaten ilkokulda öğretmenleri hep
 "Susun!
 Çok  konuşmayın bakayım!" derdi. Ama lisede
 öğretmenler "Niye aval aval bakıyorsunuz, derse
 katılın biraz, sizin gibi koyunlar yüzünden bu millet
 geri kaldı!" deyince, sessiz ve uslu olma
 konusunda da çelişkide kaldı.
 
 Büyümeseydi keşke. Hep küçük bir çocuk olarak kalsa ne
 iyi olurdu.. Zaten genellikle odasında tek başına
 oyuncaklarıyla oynamasına,  onlarla konuşmasına,
 annesi "Hl çocuk gibisin" diye  tepki gösteriyordu.
 
 Ergenliğe girdiğinde garip şeyler yaşamaya başladı.
 Öteden beri bildiği bedeninde o güne dek bilmediği
 şeyler oluyordu. Ama kimseye soramadı.
 Kimse de, ne olup bittiğini ona  doğru düzgün anlatmadı.
 Ayıp deyip sustular. "Kızların şeyi var mı?"
 sorusunun cevabını bile arkadaşlarıyla başbaşa verip üç ayda
 öğrenebildi. Yine o dönemde öğrendiğini sandığı bir yığın
 şeyi  düzeltmesi yıllarını alacaktı.
 
 Zaten kızlardan yana başı dertteydi hep. Çıktığı bir
 kız olmadığı için arkadaşları kendisiyle alay
 ediyorlardı. Üzülüyordu. Neredeyse sırf bu alaylardan
 kurtulmak için,  hoşlandığı bir kızı gözüne  kestirdi..
 Ders aralarında onunla konuşmaya başladı.Hatta ona
 şık oldu bile denilebilirdi.. Ama bu kez de şık
 olmasıyla alay  edildi.
 
 İnsanlar neden böyleydi ki?
 Bir gün teneffüste hoşlandığı kıza "Seni seviyorum"
 demek geldi içinden.
 Dedi de. Ama kız ağlamaya başladı.Hatta kendisini
 öğretmene şikayet etti. Tabii ki, dayak yedi
 öğretmenden.
 Çok üzülmüştü.Durumu düzeltmek için kızın yanına
 gitti, özür diledi ve "Tamam, seni sevmiyorum" dedi.
 Ama kız buna da ağladı. Yine şikayet edildi, yine
 dayak  yedi, yine anlayamadı neler olup bittiğini.
 Şu kızlar da garipti doğrusu.
 
 Okul dışındaki kızlara yöneldi
 ilgisi. Yaşça büyük, tecrübeli ağabeylerle  gezmeye
 başladı. Çok şey öğrenebilirdi onlardan. Öğrendi de.
 Caddelerde  gezip, gelen geçen kızlara laf atmaya
 başladı. "Üf ağabey, şu kıza bak, çok güzel."
 "Hakikaten Hüseyin, ne kız bee? Sana bakıyo oğlum,
 asıl şuna." "Yok ağabey şu gelene
 asılayım. Baksana o daha hoş. Değil mi Ali  ağabey?"
 
 Değildi maalesef. "Daha hoş" deyip
 laf attığı kız, Ali abisinin kızkardeşiydi.
 Birkaç küfürle paçayı kurtardı. Sahipsiz kızlara
 asılmak iyiydi,sahipliler ise  bacımız olurdu.
 
 Ama sahipsiz dediklerimiz de bizim gibi
 birilerinin ablası yahut kardeşi  değil miydi?
 Acaba şu an ablasına kim nerede laf atıyordu?
 
 İğrendi bu çifte standarttan. Çözemedikçe çözülüyordu.
 Çok fazla kızla çıkmak makbuldü arkadaş
 çevresinde.Popüler bir delikanlının fazla kız arkadaşı
 olmalıydı. Ama kızların erkeklerle fazla çıkmaları iyi
 değildi, "kaşar" damgası yerlerdi. Peki o zaman
 erkekler kiminle çıkacaktı ki? Mesel kendisinin kız
 arkadaşlarıyla gezmesi anne babasının hoşuna gitmişti.
 Ama ablasının bir erkekle çıkması evdekilerin en büyük
 korkusu idi. Kendisine bir kız telefon edince "aslan
 oğlum" diyen bakışlar gezinirdi üzerinde.  Ama
 ablasını bir erkek ararsa evde kıyamet kopardı.
 
 "Bu tutarsızlıklar beni deli edecek" diyordu içinden.
 Sonunu hissetmişti sanki. Kur'n okumanın ve ondaki
 emirlere uymanın çok güzel olduğunu öğrenmişti lise
 yıllarında. Anne babası Kur'n okumazlardı, ama
 "Okumak lazım, iyidir" derlerdi. "Okumak lazım,
 iyidir" derler, ama  okumazlardı.
 Normaldi artık bu çelişkiler; pek üstünde durmadı. O
 okudu, etkilendi.Namaza başladı. Kızlarla mesafeli
 olması gerektiğini de öğrenmişti. Kız  arkadaşlarıyla
 samimiyetini azalttı. Bira içmez oldu. TV izlemedi,
 sohbetlere gitti. Bir  gün anne babasını fısır fısır
 konuşurken gördü.
 
 O akşam babası onu karşısına alıp konuşmaya
 başladı.Bir problem olduğunu  anlamıştı. Bir problem olmasa
 babası onunla konuşmazdı çünkü; ancak bir problem
 varsa konuşurdu. Sonunda babası dilinin altındaki
 baklayı çıkardı:
 "Evladım, aşırı gitme. Namazını da kıl, gereğinde
 bara, pavyona da git.
 Kur'n da oku, kızlarla gezip içki de iç.
 Dengeli yaşa."
 "Nerede yazıyor bu denge baba?" diye sordu. Babası
 sinirlenip "İşte burada yazıyor" dedi ve avucunu
 gösterip yanağına okkalı bir tokat yapıştırdı.
 Ağlamıyordu artık. Etkileniyormuş gibi yapmaya
 çalışıyordu. Ama direnci zayıflamıştı.
 Kur'n'ı da,namazı da bıraktı.
 
 Evlerinde televizyon hep açık dururdu.
 Bazen açık-saçık programlar olurdu.
 Spiker 'Sok, Sok! Şu rezilliğe bakın!'  diye ekranı inletirken
 bir yandan da o rezillikler en ayrıntılı biçimde  gösterilirdi.
 Babası da hem onları seyreder, hem de "Tövbe, tövbe!
 Başımıza taş yağacak; şunların yaptıklarına bakın"
 derdi. Hüseyin "Baba, başka kanala geçelim"
 deyince de, "Biraz bakalım canım, meraktan izliyorum
 zaten, neler olup  bitiyor bilmek lazım"  diye cevap
 verirdi.Babasının bakışlarında merak denilemeyecek
 garip bir pırıltı olurdu oysa.
 Hüseyin farkındaydı bunun.
 
 Lise son sınıfta siyasetle
 ilgilenmek ama aşırı  gitmemek gerektiğini öğrendi;
 nasıl olacaksa? Ve haber programlarını izlemeye,
 gazetelerdeki köşe  yazılarını okumaya başladı. Birçok
 şey öğrendi; özellikle dış politika konusunda. Batılı
 olmak lazımdı. Batılılar bizden üstündü. Yok  hayır,
 biz en üstündük.Sadece,
 biraz geri kalmıştık. Ama en güçlü, en akıllı bizdik..
 Bu millet adam olmazdı. Biz Batılıları seviyorduk, ama
 onlar bizi sevmiyordu.Onlar bizi sevmediği için  biz
 de onları sevmiyorduk. Ama onlar gibi olmalıydık yine
 de.Sevmeliydiler  bizi, biz onları sevmesek de.
 
 Hele Yunanlılar bize iyice düşmandılar.. Biz de
 onlardan nefret ederdik. Hep savaşmış, hep yenmiştik
 onları. Ama aslında kardeştik. Bazen bizden
 korktukları söylenirdi. Sinirlendiriyordu bu bizi.
 Bizden neden korkuyorlardı ki? Fazla sinirlenirsek
 canlarına okurduk onların. Korkmasınlardı bizden.
 
 Araplar ise zaten oldum olası bizi sevmezlerdi. Biz de
 onları hiç sevmezdik.
 
 Ama onlar bizi neden sevmiyordu
 ki? Biz onları hep sevmiş, hep iyilik yapmış değil
 miydik? Oysa onlar bize hep kötülük yapmak
 istiyorlardı. Bizi sevmeleri lazımdı. Ama bizim onları
 sevmememiz lazımdı..
 
 Zihni iyice dağılmaya
 başlamıştı. İçine kapanmaya başladı. Odasından
 çıkmamaya başladı. Hayallerle avundu. Hayallerinde
 herşey netti, kontrolü altındaydı.. En iyisi buydu
 galiba. Ama  annesi neden ona garip garip bakmaya
 başlamıştı ki?
 
 Askere gitmeden önce bir işe girip çalışmak istedi. Birkaç
 yere başvurdu.  Torpilliler yüzünden ilk başvurduğu
 yere alınmadı.Babası öfkelendi. "Bu torpil yüzünden
 memleket  batacak" dedi. Bir hafta  sonra ikinci
 başvurduğu yer için torpil bulunca sevindiler. Başkası
 lehine  olunca  kötüydü torpil. Ama, biz yapınca iyi
 oluyordu.
 
 İşyerinde bir kıza şık oldu. Tutunacak bir dal
 arıyordu bu çalkantılar arasında. Her şey bozulmuştu,
 o kız tertemizdi. Onunla hayatı sihirli bir değnek
 değmişçesine değişecekti. O da Hüseyin'i sevecekti
 mutlaka, hatta seviyordu galiba. Zaten geçen gün
 işyerinde sudan bir sebepten bağırmıştı ona; tıpkı
 küçükken annesinin yaptığı gibi. Seviyordu kesin, ama
 tutucu bir aileden geldiği için bunu pek belli
 etmiyordu.Özellikle sessiz, mazbut bir  kız oluşundan
 hoşlanmıştı onun.  Ama yaz gelince son hayal
 kırıklığını yaşadı. Sevdiği kız bazen kısacık etekler
 giyiyordu. Otururken de, görünmesin diye eteğini
 habire çekiştiriyordu. Niye kısa giyiyordu ki o zaman?
 Uzun giyse rahat ederdi. Dayanamayıp bunu söyledi bir gün.
 
 Kız utançla karışık gülümsedi, ama giyimini değiştirmedi.
 Sonra bir gün onun yazın plajda bikiniyle dolaşıp erkek
 arkadaşlarıyla denize girdiğini öğrendi  "Nasıl yani???"
 
 Karşımda oturmuş kendi kendine konuşup gülen bu
 delikanlı, aslında kendince kurtuluşu seçmişti anlaşılan.
 Çocukluğundan beri bu hayatı, bu insanları çözememiş, doğru bir
 pusula, tutarlı bir rehber bulamamış, çifte standartların,
 yaman çelişkilerin çekiştirmesine  daha
 fazla dayanamamış ve huzuru ancak gerçeği
 reddederek bulmuştu işte.
 Bu kuralsız  trafik, üstüne gelenler, arkadan
 sıkıştıranlar, yol isteyenler, küfredenler yüzünden,
 hayat yolculuğunda sağa çekmişti.Bekliyordu.
 
 "Ben iyiyim artık, hiçbir şeyim yok doktor ağabey, çok
 iyiyim ben. Sağa  çektim, bekliyorum."

Gelen Yorumlar
Bu dökümana henüz yorum yapılmamış, aşağıdaki formdan yorumunuzu ekleyebilirsiniz.
Yorum Ekleyin
Başlık
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.

okunuyoruz

uyariyazici

Yazı ya da yorum gönderirken nelere dikkat etmeli?

Yorumlarınızın, gönderdiğiniz yazıyla alakalı olması gerekir.

Bir markayı, kurumu ya da şahsı karalayan, hakaret içeren, suç teşkil edebilecek yazılar ve reklam amaçlı metinler sayfalarımızda yayınlanmaz.

Yazılarınızı gönderirken, lütfen Türkçe karakterleri kullanınız.

Yorumlarınıza cevap geldikten sonra silemezsiniz. Gönderirken lütfen dikkat edin.

Lütfen çıktı almadan önce çevresel sorumluluğumuzu düşünerek kendimize soralım : Gerçekten bir kopyaya ihtiyacım var mı? / Please consider your environmental responsibility before printing this e-mail

ortaadsense

sagsutun

AaramaMerkezi

gogglearamagoruntu

Google

AboneMerkezi
aboneol

Mail Abonesi olmak istiyorum


Yazarlarımız

 

 
Anketlerimiz
yeni öss sistemi hakkında bilginiz varmı
öss de ne ki
yok
var

 
Özel Bölümlerimiz

 
Yıllık Arşiv

Mayıs 2008
PzrPztSaÇaPeCuCts
123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

 
SosyalAğlarımız
ninng
Visit Psikoloji ve Egitim Kariyerim

PsikoKariyergrubu
Google Gruplar
PsikoKariyer grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

..ve Reklamlar

googledikeyafis
analytics
alexasayac

amung page counter page counter

teknorati


blograzzi

Psiko-Dan.com; Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Blogu
yatayadsenseb
bloglama
UYARI: Site içerisinde geçen her tür bilgi ve yaklaşım sadece okuyucuyu bilgilendirmek amacıyla kullanılmıştır.Site içerisinde geçen ilaç kullanımı ve hastalıklara yönelik tedavi yaklaşımları tamamıyla teori amaçlıdır ve profesyonel bir kurum ya da uzman bir doktor gözetiminde olmadan uygulanması sakıncalıdır.Bu konuda doğabilecek sorunlarda sitemiz hiçbir sorumluluk kabul etmeyecektir. Bilgilerinize sunarız.
Psiko-Dan.com "Psikolojık Danışma ve Rehberlik Blogu"