Tarhan Erdem/Radikal
Eğitimde kadrolaşma mı?
Milli Eğitim Bakanlığı'nın iki önemli yöneticisi; Talim Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Dr. Ziya Selçuk ile İlköğretim Genel Müdürü Prof. Dr. Servet Özdemir, bakanlarının yönetim anlayışı sonucu görevlerinden ayrıldılar. İkisi de ayrılmalarının nedenini; 'Üretecek, katkı sağlayacak bir ortam bulunmadığını, verimli çalışamadıklarını' söyleyerek açıklamışlar. (Hürriyet, 7 Mayıs) Bu iki bürokrat, ilköğretim müfredatının yenilenmesini gerçekleştirmişlerdi. Önümüzdeki yıl uygulamaya konulacak yeni ortaöğretim sistemi üzerinde çalışıyorlardı. Son üç yıl içinde uzaktan uzağa izlemeye çalışıyordum bu iki aydınlık yüzlü insanı. Çok az tanıdığım halde, kendilerine güven duyuyor ama, koltuklarında fazla kalamayacaklarını düşünerek her gün istifalarını bekliyordum. Sayın Ziya Selçuk'la, iki-üç ay önce yükseköğretimle ilgili bir yuvarlak masa toplantısında karşılaştım. Konuşmasında bıkkınlık işaretleri görmüştüm. Kahve aralığında, fırsat bulup ayrılmaması telkininde bulundum; sıkıntılarını anlatmadan, görev yapabildiği sürece kalmak istediğini söylemişti. Demek hizmet yapabilme ortamı kalmadı. Bu birikimi halkımız nasıl ve nerede kullanır? Bu yetişkinlikte insanlar nasıl ve nereden bulunur? Cevaplamaya çalışmayın, eğer söz konusu istifalar için bu sorular anlamlı olsaydı, zaten Selçuk ve Özdemir ayrılma gereğini duymazlardı. Galiba gerçekçi soru, bakanın (Belki de bütün bakanların), bakanlık görevlerini emanet edeceği yetenekli kişileri mi; yoksa partiye yakın oldukları varsayılanları tayin edecekleri masalar mı aradıklarıdır! Hürriyet gazetesi ayrılma haberini 'Kayırma istifaları' başlığıyla verdi. Haber, 'Kadrolaşmaya yönelik' işlemlerin 'Hız kesmeden' sürdüğü Milli Eğitim Bakanlığı'nda, 'Çözülmenin' başladığı bilgisiyle başlıyordu. Eskiden, devlet görevlerine partili yakınlarını getirilmesine, 'Partizanlık' denirdi. MHP'nin iktidara ortak olmasıyla birlikte, yapılan işe 'Kadrolaşma' denmeye başladı. Demokrat Parti döneminde, neredeyse her masaya 'Bizden' birinin getirildiği havası yaygındı. Bu dedikodular Yassıada davalarına kadar taşınmıştır. Sonraki dönemlerde de iktidarlara ilk eleştiriler 'Adamlarını yerleştiriyorlar' ile başladı. Bir zamanlar, 'Hükümet olduk iktidar olamadık' tekerlemesi çok yaygın ve etkiliydi. İktidarda bulunan her parti, yakınlarına devlette iş bulma baskısıyla yaşamış ve bu baskıya birbirine yakın ölçüde boyun eğmişlerdir. Ben yapılabilen partizanlığın, yapıldığı söylenilen partizanlıktan az olduğuna inanmışımdır. 1950'den 2003'e kadar koalisyonların küçük ortakları, özellikle MHP ve MSP (Sonra RP), 'Kadrolaşmayı' kurumsallaştırmışlardır. Galiba, AKP onların rekorunu kırıyor. Partizanlık, nitelik aranmayan işler için sonuçta, personel masrafını yükseltir, bütçe açığını artırır. Kadrolaşma asıl zararını, yöneticilerin belirlenmesinde gösterir. Parti kanallarını yeteneksiz insanlar kullanırlar, bildikleri ve yaptıklarıyla göreve layık olanlar kenarda duranlar arasında bekler. Kadrolaşmayı, 'Bizim felsefemize uygun olmayanlarla çalışmayız' sözüyle savunmak, sadece halkı kandırmaya yönelik lafazanlıktır. İşte önümüzde bir örnek duruyor; görevlerinden ayrılan iki değerli eğitimcinin yerine atanacakları görecek ve 'Kadrolaşmanın' ne demek olduğunu anlayacağız. |