TÜRK EĞİTİM DERNEĞİ "Türkiye'de Üniversiteye Giriş Sistemi Araştırması Kamuoyu Duyurusu"
Büyük Atatürk'ün talimatlarıyla kurulan Türk Eğitim Derneğinin temel görevlerinden biri de, bilimsel yollarla milli eğitimimizin sorunlarını saptayıp çözüm önerileri geliştirerek toplumu aydınlatmak ve sorumluların dikkatini çekmektir.
Bu görevimiz kapsamında, 2005 yılı Mayıs ayında başlattığımız "Üniversiteye Giriş Sistemi" tartışmasını aradan geçen zaman içindeki gelişmeleri değerlendirerek yeni bir çalışmayla sürdürüyoruz.
Türk Eğitim Derneği olarak 2005 yılında yayınlayarak kamuoyu önderlerinin ilgisine sunduğumuz Türkiye'de Üniversiteye Giriş Sistemi çalışması, 1970'lerin son döneminden itibaren ihmal edilmiş olan üniversiteye giriş sisteminin nedenleri ve sebep olduğu sonuçlar üzerinde odaklanmaktadır.
Bugün Türkiye'de eğitim sistemi, ileri teknoloji ve küreselleşme çağının gereklerine uyarlanmak bir yana, en temel ve basit fonksiyonlarını bile yerine getiremez durumdadır. Türk eğitimi, okulöncesinden en üst düzeye kadar, bilgiye erişim, bilgiyi özümseme ve kullanma konusunda ileri düzeyde beyinler değil; test makineleri yetiştirmektedir.
Üniversiteye girişte uygulanan merkezi sınav sistemine duyulan ihtiyacın temel nedenleri, üniversite kontenjanlarının yetersizliği, ortaöğretimin yükseköğretim ile ilişkili bir biçimde yapılandırılmamış olması ve mesleki-teknik eğitimdeki cazibe yitimi ve yetersizliktir.
Kontenjan yetersizliği üniversite kapısında yığılmaya neden olmaktadır. Yükseköğrenim talebinin yüksekliği-ve sürekli yükselişi-karşısında yükseköğretim arzındaki, bir başka ifadeyle gerçek üniversite kontenjanlarındaki yetersizlik ÖSS etrafındaki sorunların sürmesine yol açmaktadır.
2004 yılında ÖSYM'ye ÖSS'ye girmek için 1.786.883, sınavsız geçiş için 115.422 olmak üzere 1.902.305 aday başvurmuş; bunlardan–sınavsız geçişe başvuranlarla birlikte-sadece 633.083'ü bir programa yerleştirilebilmiştir.
2005 yılında ise, ÖSYM'ye ÖSS'ye girmek için 1.730.854, sınavsız geçiş için 120.764 olmak üzere 1.851.618 aday başvurmuş; bunlardan–sınavsız geçişe başvuranlarla birlikte- sadece 607.994'ü bir programa yerleştirilebilmiştir. Başvurular her iki yılda da yerleştirilenlerin yaklaşık üç katıdır. Ayrıca, yerleştirilenlerle kayıt yaptıranlar arasında yaklaşık yüzde 25 oranında bir fire olduğu göze çarpmaktadır.
2004 yılında örgün lisans programlarına yerleştirilen öğrencilerden sadece 687'si, buna karşılık örgün önlisans programlarına yerleştirilen 195.665 öğrenciden 41.958'i, açıköğretime yerleştirilen 239.644 öğrenciden ise 58.165'i kayıt yaptırmamıştır. Bir programa yerleştirilenlerden kayıt yaptıranların sayısı 532.273'tür.
2005 yılında sınava giren 1.671.603 adaydan başarılı olanlarla birlikte, sınavsız geçiş için başvuranlar dahil; 198.509 öğrenci örgün lisans programlarına, 180.221 öğrenci örgün önlisans programlarına, 229.264 öğrenci ise açıköğretim programlarına yerleştirilmiştir. Örgün lisans programları dışındaki programlara yerleştirilenlerden yaklaşık yüzde 25'inin kayıt yaptırmadığı tahmin edilmektedir.
Yıllık gerçek yükseköğretim kontenjanı 200 binle sınırlıdır. Öte yandan, 2004 yılında ÖSS'de başarılı olarak örgün lisans programlarına yerleştirilenlerin sadece yaklaşık 90 bininin lise son sınıf öğrencileri ile lise mezunu olup da herhangi bir yükseköğretim programına yerleştirilememiş öğrencilerden oluştuğu hesap edilmektedir.
2005 yılında sınavda başarılı olarak bir programa yerleştirilen adaylardan 76.814'ü daha önce bir programa yerleştirilmiş, 18.871'i ise bir yükseköğretim programını bitirmiştir. Buna göre, 2005 yılında sadece yaklaşık 100 bin örgün lisans kontenjanına, lise son sınıf öğrencileri ile lise mezunu olup da daha önce bir programa yerleştirilmemiş öğrencilerin yerleştirildiği anlaşılmaktadır.
2004 ve 2005 yılı verilerine bakıldığında; yaklaşık iki milyon öğrencinin gerçek üniversite programı niteliği taşıyan 198 bin kontenjan için yarıştığı, lise son sınıfta okuyan ve liseden mezun olup da bir programa yerleşmemiş durumdaki öğrencilerin ise bu kontenjanın sadece 100 bini için mücadele ettiği anlaşılmaktadır.
2004 yılında 2.200 lise birincisinin, 2005 yılında ise 1.900 lise birincisinin herhangi bir yükseköğretim kurumuna yerleştirilememiş olması ayrıca düşündürücüdür.
Sanal kapasite artırımı sorunu çözmemektedir. 2004 yılında bir sınırlama olmamasına karşın, sadece 239.644 öğrenci açıköğretim programlarına yerleştirilmiş; buna karşılık 181.479 öğrenci kayıt yaptırmıştır. 2005 yılında açıköğretime yerleştirilen öğrenci sayısı 229.264'dür. Kayıt firesinin bu yılda da yaklaşık yüzde 25 olduğu tahmin edilmektedir.
Açıköğretim olgusunun örgün üniversite eğitimini hiç bir anlamda ikame edemeyeceği tartışmasızdır. Ancak ülkemizde oranlar baz alındığında açık öğretimin yükseköğrenim içindeki payı hala yaklaşık yüzde 35'tir.
2004 yılında ÖSS ve sınavsız geçişle girilen meslek yüksekokulları dahil örgün önlisans programlarında 195.665 kontenjana öğrenci yerleştirilmiş, buna karşılık kayıt sayısı 155.707'te kalmıştır. 2005 yılında ÖSS ve sınavsız geçişle girilen örgün önlisans programlarına 180.221 öğrenci yerleştirilmiştir. Kayıt yaptırma seviyesinin bir önceki yıl ile aynı oranlarda gerçekleştiği tahmin edilmektedir.
Diğer taraftan, Türkiye'deki tüm yükseköğretim kurumlarındaki toplam öğrenci sayısı 2004-2005 eğitim-öğretim yılı itibarıyla 1.969.086'dır. Bu sayı neredeyse bir yılda bir yükseköğretim programına yerleşmek için ÖSYS'ye başvuran öğrenci sayısına denktir. Öte yandan, dört ve beş yıllık örgün yükseköğretim programlarındaki öğrencilerin toplamı, 171.566 ikinci öğretim öğrencisiyle birlikte, ancak 863 bin civarındadır.
Üniversitelere ayrılan kaynağın yetersizliği ile mesleki eğitimin cazibesini yitirmiş olması, kontenjan yetersizliğinin diğer sebeplerindendir. 2004 yılında yükseköğrenimde öğrenci başına bütçeden düşen pay 1.885.000.000 TL=1.340 Dolar, 2005 öğretim yılında ise 2.477.000.000 Milyon TL=1.830 Dolardır.
Eğitim altyapılarını tamamlamış, dolayısıyla kurulu bir sistemi işletmekte olan AB ülkelerinde yükseköğretimde öğrenci başına yapılan harcamanın 2000 yılı itibarıyla ortalama 9.413 Dolar olduğu dikkate alındığında Türkiye'deki yetersizlik daha açık olarak anlaşılacaktır.
Meslek liseleri ve meslek yüksek okulları cazibesini yitirdiği için üniversite iyi bir meslek edinmenin tek yolu olarak görülmeye başlanmıştır. Bugün ülkemizde genel lise oranı tüm dünyadakinin tam tersine bir seviyeye çıkmıştır. Bunun doğal bir yansıması olarak da, mesleki eğitim öğrencilerinin toplam ortaöğretim öğrencileri arasındaki oranı, 2004-2005 öğretim yılı itibarıyla yüzde 35'ya düşmüştür.
2005 yılında yeterince kaynak sağlanamadığı ve öğretim elemanı kadrosu yeterince arttırılamadığı için mevcut üniversitelerde kontenjan artışı gerçekleştirilemediği görülmektedir.
Bilindiği gibi, Hükümet mevcut üniversitelerin merkez kampusleri dışındaki taşra birimlerinin birleştirilmesiyle 15 ilimizde yeni birer devlet üniversitesi kurma kararını, Meclisten gerekli yasayı çıkararak hayata geçirmiş; fakat ÖSYM Başkanının açıklamalarıyla bu üniversitelerin hiçbir yeni kontenjan artışı sağlamayacağı anlaşılmıştır.
Halen üniversitelerimizde 8 bin civarında akademik kadro açığı varken, yükseköğretim kurumlarına araştırma görevlisi atanması konusu Hükümet ve YÖK arasında mahkemelerde tartışmaya konu edilmiştir.
Netice olarak, Türkiye'de gerçek üniversite kontenjanlarının yetersizliği üniversite kapısında bir yığılmayla sonuçlanmış; bu durum da, üniversiteye giriş sınavı ÖSS etrafında bir yoğunlaşmaya ve merkezinde dershanelerin yer aldığı üniversiteye hazırlık sistemine yol açmıştır.
Öğrenim hayatı ÖSS'ye odaklı bir maraton halini almıştır. Türkiye'de ÖSS, adayları verili yükseköğretim kontenjanlarına göre elemekten ibaret bir fonksiyona sahiptir.
Bilindiği gibi, Yükseköğretim Genel Kurulu kararı ile Yükseköğretime Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sisteminde 2006 yılı için bazı değişiklikler yapılmıştır. Yapılan değişiklikle, ÖSS içeriğinin lise müfredatının tamamını kapsaması öngörülmüş ve daha önce 180 dakika olan sınav süresi 195 dakikaya çıkarılmıştır. Böylelikle, gençlerin 180 dakika olan hayat mücadelesi 195 dakikaya çıkmış, test maratonu bir 15 dakika daha uzamıştır.
Yapılan değişiklik ile, soru içeriğinin lise müfredatına yayılması yoluyla lise son sınıftaki devamsızlıkların kısmen de olsa engellenebilmesi de hedeflenmiştir. Ancak 2006 yılı ÖSS sınavının yaklaşması ile birlikte, liselerde devamsızlık hususunda geçmiş yıllardan farklı bir durum oluşmadığı gözlemlenmektedir. Her şeye rağmen, sınavın içeriği ile lise müfredatının nispeten daha uyumlu hale gelmesi olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.
ÖSS'nin zaman içinde zorunlu olarak gelişen eleyici yapısı, gençler için hayatı sınavdan sınava durmaksızın koşulan bir maraton haline sokmuştur. ÖSS'yi kazanamayanlar yeniden ÖSS'ye hazırlanmakta; kazananların önemli bir bölümü de yerleştirildiği veya kayıt yaptırdığı programı beğenmeyip yeniden sınava girmektedir.
Türk Eğitim Derneği olarak 2004 yılının ikinci yarısında beş ayrı kategoride 4.804 denekle ve 13 ilde yapılan saha çalışmasının da yer aldığı, Mayıs 2005 tarihinde yayınladığımız Türkiye'de Üniversiteye Giriş Sistemi Araştırması ve Çözüm Önerileri isimli çalışmanın sonuçlarına göre; üniversiteye giriş sınavında başarılı olamamak, hem öğrenciler, hem de aileleri için alternatifi olmayan bir durum, adeta bir felaket anlamını taşımaktadır.
Lise mezunları arasında başarılı olamamaları halinde sınava tekrar gireceklerini belirten adayların oranı üçte bir civarındadır. Keza; yükseköğretim birinci sınıf ve hazırlık sınıfı öğrencilerinin üçte biri yeniden ÖSS'ye gireceklerini ifade etmişlerdir.
Yükseköğretim birinci sınıf ve hazırlık sınıfı öğrencilerinin yarıdan fazlası okudukları bölümü sınava ikinci ve daha çok kez girişlerinde kazanmışlardır. ÖSS'ye başvuran adaylar arasında sınava ikinci ve daha çok kez giren adayların ilk kez giren adaylardan yaklaşık iki kat fazla olduğu izlenmektedir.
Ayrıca, her bir öğrencinin, bir programa yerleşene veya bu konuda ümidini kesene kadar ortalama 2,5 kez ÖSS'ne girdiği bulgulanmıştır.
Neticede, üniversiteye giriş sistemi, sistemden çıkış yapmış gözükenlerin defalarca geri döndüğü, nihai boşaltması olmayan bir havuzu andırmaktadır.
Gelişen dershane sektörü, üniversite hazırlık sisteminin merkezi öğesidir. Üniversite eğitimi almak hayatta başarılı olmanın vazgeçilmez şartı olarak görüldüğünden, ÖSS'yi kazanmak öğrenciler ve aileleri için en öncelikli sorun haline gelmiştir.
Dolayısıyla; öğrencilerin hayatındaki en önemli şey ÖSS'dir. ÖSS'yi kazanmak için ise; dershaneye gitmek adeta zorunlu hale gelmiştir. ÖSS'de başarının anahtarının dershaneler olduğu anlayışı yaygındır.
Bir başka dramatik bulgu, ortalama her bir öğrencinin, üniversiteye girebilmek gayretiyle, bir programa yerleşenciye veya yerleşmekten ümidini kesinceye kadar ortalama 2.1 yıl dershaneye devam ettiğidir.
Dershanelere giden öğrenci sayısı gün geçtikçe artmakta, bu paralelde dershane sayıları da artmakta ve giderek çeşitlenmektedir .
Başlangıçta sadece ÖSS'de başarı sağlamaya dönük faaliyet gösteren dershaneler, zaman içinde sınıf ders takviyesi ve OKS hazırlık sürecinde de ana kurum niteliği kazanmışlardır.
MEB verilerine göre; 2004-2005 eğitim-öğretim yılında ülkemizde 2.984 dershanede 784.565 öğrenci öğrenim görmekte ve 30.537 öğretmen görev yapmakta iken, 2005-2006 eğitim-öğretim yılında 3.650 dershanede 925.299 öğrenci öğrenim görmekte ve 41.031 öğretmen görev yapmaktadır. Resmi rakamlara göre dershane sayısında, dolayısıyla dershanelerin öğrenci kontenjanlarında yüzde 20 civarında bir artış meydana gelmiştir. Bu resmi rakamların sadece kayıtlı dershaneleri içerdiği, dolayısıyla gerçek rakamın bunların çok üstünde olduğu bilinmektedir.
1970'ler ile 1980'lerin başlarında dershanelere devam eden öğrenciler dershane sayısının azlığı nedeniyle diğer öğrencilere nazaran nispi bir avantaj elde etmede dershane katkısı alırken, bugün böyle bir katkı almalarının da imkanının kalmadığını da vurgulamak gerekir. Bu nedenle dershane piyasasında rekabet değişik unsurlarla sürdürülmektedir. Başarılı öğrencileri seçerek dershaneye bedelsiz devamlarını sağlamak bunlardan biridir. Başka deyişle dershaneler büyük oranda başarılı öğrencileri burslamakta, diğerlerinin ise parasını almaktadır.
Nitekim, 2006 yılında gerçekleştirilen, Ankara ve İstanbul'da birer Fen Lisesi ve ikişer Anadolu Lisesi olmak üzere toplam altı lisede 1.302 hazırlık sınıfı ve lise birinci sınıf öğrencisinin katıldığı OKS Araştırmasında; öğrencilerin yüzde 28.4'ünün tam burslu ve yüzde 42.5'inin kısmi burslu olarak dershaneye gittiği tespit edilmiştir.
Öte yandan, tek başına dershaneye gitmek de yetmemekte, dershaneyi destekleyici alternatif, ilave araç ve yollar da devreye girmektedir. Muhtelif yayın takibi ve özel ders alma usulü bunların en önemlileridir.
ÖSS tüm eğitim-öğretim sisteminin odağı haline gelmiştir. YÖK Başkanvekili Sayın Prof. Dr. İsa Eşme'nin ifadeleriyle, "2 milyonu bulan adaydan yalnız yüzde 10'unun lisans programlarına yerleştirilebilmesi, öğrenciler arasında bir yarışa yol açmakta, bu da doğrudan üniversite öncesi eğitim sistemine olumsuz yansımalara yol açmaktadır. Bugün Türkiye'de bu yarış nedeniyle ortaöğretimde sınav amaç, eğitim araç durumuna getirilmiş… Sınavın çoktan seçmeli test oluşu, az zamanda çok soru çözmeyi gerektirmesi, tüm eğitim sisteminin buna göre biçimlenmesinin nedeni olmuştur."
Diğer taraftan, ter türlü okul yönelimi ÖSS başarı derecesine dayandırılmaktadır. ÖSS'nin ortaöğretime uyguladığı baskı neticesinde, ilköğretim öğrencilerine yönelik olarak ÖSS modelinden hareketle geliştirilen OKS de test usulü sınav maratonunu ilköğretim kademesine yaymış bulunmaktadır.
Önemli bir husus, lise son sınıfların tümünde ve özellikle ikinci yarıyılda "devam" sorunu ortaya çıkmasıdır. Bu durum yarattığı büyük maddi kayıplar yanında, bir "rapor" sektörünün de oluşmasına neden olmuştur. Ayını sorunun son yıllarda OKS nedeniyle ilköğretim son sınıf öğrencileri açısından yaşanmaya başlandığı görülmektedir.
Üniversiteye hazırlık sisteminin eseri olarak, ortaya, bütün uğraşı dershaneye gitmek ve test çözmek olan büyük bir maratonun koşucusu "dershane öğrencisi öğrenci" tipi çıkmıştır.
Sayın Prof. Dr. Eşme tarafından gerçekleştirilen Öğrenciler Eğitim İçin Ne Diyor? Başlıklı alan araştırmasına göre; ortaöğretimi bitiren veya bitirme aşamasındaki öğrencilerin yüzde 84'ü çok sık ya da zaman zaman sınavda başarılı olamama kaygısı yaşadıklarını, yüzde 82'si ailesini hayal kırıklığına uğratma endişesi içinde olduklarını ve yüzde 76'sı sınava hazırlık nedeniyle hayattan zevk alamadıklarını ifade etmişlerdir.
Aileler de, bir yandan çocuklarının sınava hazırlanabilmesi için büyük fedakarlıkları göze alarak bütün imkanlarını seferber etmekte, diğer yandan sınav maratonunun neden olduğu depresyona çocuklarıyla birlikte maruz kalmaktadır.
Bulgulara göre, öğrencilerin büyük bir yüzdesi sınavlar ve dershane hariç tutulduğunda bile günde 2-4 saat arası test çalışması yapmaktadır. Bu sonucu pekiştiren Sayın Prof. Dr. Eşme'nin araştırmasına göre; öğrencilerin yüzde 45'i ÖSS'ye hazırlık için günde 3-4 saat çalışmakta, yüzde 38'i günde 200 civarında test sorusu çözmektedir.
ÖSS'yi kazanmak için büyük çaba ve masraf gerekir hale gelmiştir. Özel bütçelerden eğitime yapılan harcamaların en büyük bölümü ÖSS'ye hazırlık sistemine yönelmiştir. Yapılan hesaplamaya göre, 2004 yılında ÖSS'ye giren öğrencilerin üniversite kapısına gelene kadar hazırlık için yaptığı harcama tutarı 8.4 Milyar Dolar; 2005 yılında ise bu rakam 9.2 Milyar Dolardır.
Üniversite kapısına gelene kadar kişi başına yapılan ÖSS harcaması ortalama 6.591. 854.000 TL, diğer bir ifadeyle 4.708 Dolardır. Bu rakam 2005 yılında
7.185.120.000 TL karşılığı 5.322 Dolardır.
Bu arada, liselerde eğitim süresinin dört yıla çıkarılmış olmasının sınav maratonunu bir yıl daha uzatarak dershaneleri önemli miktarda kontenjan artışına yönlendireceğini de belirtmek gerekir.
Yükseköğrenim amacıyla yurtdışına yönelişte artış yaşanmaktadır. MEB verilerine göre, 01.10.2003 tarihi itibarıyla yurtdışında yükseköğrenimde bulunan toplam öğrenci sayısı 19.862'dir. Bunlar arasında lisans düzeyindeki özel öğrenci sayısı 13.567, resmi olarak lisans eğitimi gören öğrenci sayısı 50, lisansüstü eğitim gören resmi ve özel öğrenci sayısı 6.245'tir.
03.10.2005 tarihi itibarıyla yurtdışında yükseköğrenimde bulunan özel öğrenci sayısı ise 19.062'dir. Yine bunlar arasında lisans düzeyindeki özel öğrenci sayısı 13.173, lisansüstü eğitim gören özel öğrenci sayısı 5.889'dur.
Bunlar resmi verilerdir; gerçek rakamların bu verilerin çok üzerinde olduğu bütün ilgililerce teslim edilmektedir. Örneğin, basında yer alan haberlere göre, 2005 yılında sadece ABD'de yükseköğrenim gören Türk öğrenci sayısı 12.474’tür. Bu konudaki resmi rakam ise 4.070’tir.
Avrupa Birliği ile eğitim dosyasının müzakeresi zor bir süreç olacaktır. Yükseköğretimde AB genelinde %50 okullaşmaya ulaşılmışken, Türkiye'de açık ve ikili öğretim ile sınavsız girilen meslek yüksek okulları da dahil edildiğinde ancak %30 okullaşmaya ulaşılabilmiştir.
Sonuç olarak, müzakeresine başlandıktan sonra eğitim dosyasının kısa vadede kapanmayacağını, Türkiye'nin AB'ye eğitim alanında uyum sağlayabilmesi için önemli yapısal değişikliklere gitmeye ve eğitim tablosunu iyileştirmek yönünde büyük fiziki atılımlar gerçekleştirmeye zorunlu olduğunu çok iyi bilmek gerekmektedir.
Yükseköğrenimde okullaşma oranlarının artışı kaçınılmazdır. Türkiye'de yükseköğretim çağ nüfusunun 2010-2011 döneminde aynı seviyelerde kalacağı varsayıldığında bile; bu eğitim-öğretim yılında yükseköğrenimde yaklaşık 2.400.000 öğrenci bulunacaktır. Ortaöğrenimdeki okullaşma oranının artması yükseköğrenimdeki okullaşma talebini artırmaktadır. Sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitime geçişle birlikte ortaöğretimde okullaşma oranı yükselmeye başlamıştır.
Üniversite kapısında yığılmanın da, sorun çözülmediği takdirde, geleceğe doğru giderek artması kaçınılmazdır. Mevcut sistemin devamı halinde 2011 yılında 2.5 milyon, 2023 yılında ise 6 milyon gencimiz üniversite kapısında yığılacaktır.
Eğitim alanında çözüme ulaşabilmek için ilk adım, üniversiteye giriş sistemindeki yığılmayı önlemek olmalıdır. Üniversiteye girişteki baskı hafiflemeden diğer alanlarda alınacak tedbirler fayda vermeyecektir. Üniversiteye girişteki baskı hafifler hafiflemez, eş zamanlı olarak okulöncesi eğitimden başlayıp ilköğretimde ve ortaöğretimde yeni ve uyumlu bir düzenleme yapılmalıdır.
Süreklilik arz etmesi gereken başta eğitim olmak üzere bazı hizmet alanlarının ülkemizde günlük anlamda politik bir alan olarak görülmesi, ne yazık ki sürekliliği bozmakta ve bu alanları, yönetime gelenleri kısa süre içinde yapabildiklerini yaptıkları, kısa vadeli çözümler ürettikleri alanlar haline getirmektedir.
Nitekim, 2005 yılında eğitim söz konusu olunca; maalesef ideolojik temelli sorunlar etrafında yaşanan gerilimler ön plana çıkmış, sorunların çözümü yolunda kuvvetler ve kurumlar arası çekişmeler nedeniyle gerçek bir ilerleme sağlanamamıştır.
Dolayısıyla, politikadan bağımsız kişi ve kurumların da katkıları ile uzun ve kısa vadeli eğitim politikalarının oluşturulması gerekmektedir.
Bu çerçevede, öncelikle Türkiye mutlaka uygulanabilir nitelikte ve üretimine toplumun bütün kesimlerinin katıldığı bir "bilim siyaseti" oluşturmalıdır.
Ardından mevcut yükseköğretim kapasitenin iyileştirilerek kalitesinin artırılmasına dönük tedbirler alınmalıdır. En büyük sorun olan "akademisyen eksikliği" sorununu çözecek adımları atarak işe başlanmalıdır. Burada da yapılması gereken ilk iş lisansüstü eğitim kapasitesinin arttırılmasıdır.
Üniversitede yeni kapasite yaratmadan önce mevcut iki milyonluk kapasitenin kompozisyonu değiştirilerek iyileştirilmelidir.
Önümüzdeki 18 yılda iki milyon 500 yüz bin kişilik örgün eğitim kapasitesi yaratmak hedeflenmelidir. Bu kapasiteyi kaldırabilecek asgari 200 üniversite kurulmasının kaçınılmaz olduğu bilinerek geleceğe dönük eğitim planlaması yapılmalıdır.
Rektör ataması konusu dışında kanuni kuruluşu tamamlanmış olan 15 yeni üniversitenin süratle açılabilmesi sağlanmalıdır. Bu üniversitelerin de uyması sağlanmak kaydıyla, yeni üniversitelerin kurulabilmesi için gerekli olan kriterler tespit edilerek kamuoyuna açıklanmalıdır. Gelişmekte olan üniversiteler için de gelişme kriterleri konulmalıdır.
Üniversite giriş sistemi bu alanda alınacak tedbirlere paralel olarak aşamalı olarak değiştirilmelidir.
Bir plan dahilinde aşamalı olarak yükseköğrenimde örgün lisans ve lisansüstü eğitimden başlayarak akreditasyon sistemine geçiş düzenlenebilir.
Mesleki eğitime cazibe kazandırılmalı ve bu alanda gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Örneğin; meslek standartları belirlenmelidir. Mesleki yeterlilik sınavı getirilmelidir.
Giriş sisteminde heba edilen meblağlar dikkate alındığında, bu sorunları çözecek kaynak temini büyük bir sorun değildir; karşılaştığımız esas sorun, 'gerekli ortak irade'yi ve 'siyasi-yönetsel cesaret'i ortaya koyamamaktır.
Sağlıklı ve planlı bir topyekun eğitim reformu yapılmadığı ve yükseköğretimde gerçek ve nitelikli bir kontenjan artışı başarılamadığı sürece; ÖSS elimizdeki en güvenilir seçenektir. ÖSS sisteminin bugüne kadar elde ettiği saygınlık ve nesnelliğin, ÖSYM'nin özerkliğine dokunulmadan sürdürülmesi hayati bir zorunluluktur. Bu nedenle, Türk Eğitim Derneğinin çalışmasının ÖSS veya OKS'ye karşıtlık şeklinde anlaşılmaması gerekir.
Keza, yapılacak yatırımlar ve kadro takviyeleri ile tüm ortaöğretim kurumlarının nitelikleri yükseltilemediği ve mesleki eğitim cazip hale getirilemediği sürece, OKS en iyi geçiş düzenlemesi olmaya devam edecektir.
Dershaneler ise, sorunun kaynağı değil, sonucudurlar; sorun, nedenleri ortadan kaldırılarak çözüme kavuşturulmadıkça dershanelere duyulan ihtiyaç artık başlangıçtaki gibi bir fonksiyon göremeseler de devam edecektir.
Bu arada, dershanelerin sorunun çözümü sürecinde örgün kurumlara dönüşerek yapıcı unsurlar olarak etkinleşmelerinin sağlanması da mümkündür.
Bu değerlendirmeler ışığında, Türk Eğitim Derneği olarak amacımızın, tüm eğitim sistemini olumsuz etkileyen üniversiteye giriş sorununun çözümü yolunda bir bilinçlenme ve çabaya katkıda bulunmak olduğuna dikkat edilmelidir.
Üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirebilmek ve gençlerimizi geleceğe en iyi şekilde hazırlayabilmek için; tüm tarafları, her türlü çekişmeyi bir kenara bırakarak, üzerlerine düşen görevleri gerçekleştirmeye davet ediyoruz.