Ailelerin eğitim sürecinde etkili bir biçimde yer almasının gerekçesi şunlardır:
- Anne-babaların çocukları ile en yoğun iletişim içinde olan bireyler olmaları. Eğitim sürecinde ve çocukların gelişiminde anne-babaların gözlemlerinden ve görüşlerinden yararlanmak çocukların gelişimini kolaylaştırmaktadır.
- Toplumumuzda, özellikle annelerin eğitim düzeylerinin alt düzeyde olması onların çocuklarına ev ve okul ortamında çeşitli becerileri kazandırmaları, okuldan beklenen akademik katkılara yeterince cevap vermelerini engellemektedir. Aile katılım programları bu yönden yetişkin eğitimi olarak ta algılanmakta, anne-babaların özellikle de annelerin gelişimine önemli katkılar sağlamaktadır.
- Sınıf ve okul ortamı içinde ortak bir kültürün olması için ailelerin eğitim sürecine ilişkin bazı etkinlikleri ev ortamına taşımaları ve bunları geliştirmeleri de yararlı olmaktadır.
- Ailelerin çocukların gelişimi için en iyi ve etkili yolları,yönetenleri bulmak için zorlanmaları.
- Çocukların benlik algıları, akademik başarıları, ailelerin eğitim sürecine ilişkin olumlu tutumlar geliştirmesine yardım etmek.
Aile katılımı, eğitim sürecinin niteliğini arttırmaktadır.
Ailelerin kaynaşması, anne-babaların çocuklarını ve gelişimlerini de gözlemeleri açısından da aile katılım programları önemli bir rol oynamaktadır.
Bu programların yetişkin eğitimi programları olduğu da kabul edilmektedir. Özellikle kadınların eğitimi açısından, onların çocuk gelişimi ve iletişim becerileri yönünde bilgilenmelerinin toplum ve yetişkinlerin eğitimi açısından da önemi büyüktür. Aile katılım programları toplum eğitim düzeyinin gelişmesinde önemli bir yere sahiptir. Böylece bu programlar daha nitelikli bir aile yapısı ve ilişkiler geliştirmek için de temel olmaktadır.
DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DE ANA-BABA EĞİTİMİNİN TARİHÇESİ
Ana-baba okulu projesi, Fransa’da 1929, Amerika Birleşik Devletleri’nde 1980’liyıllarda başlatılan Ana-Baba Okulları, öğüt vermek yerine ana-babaların kişisel çabalarını uyandıran, onlara rehberlik eden ve dayanışma duygusunu kazandıran birer niteliğinde ortaya çıkmıştır. 1949’da yeniden örgütlenen Paris Ana-Babalar Okulu’nda haftanın belirli günlerinde ana babaların görüşmeye, bilgiler istemeye gelebilecekleri bir kabul servisi oluşturulmuştur. Ana-baba Okulu konusunda Fransa’yı, başta İsviçre, İtalya, Hollanda ve Lüksemburg olmak üzere diğer Avrupa ülkeleri izlemiştir.
Ana-Baba okulu çalışmalarının temelleri ülkemizde ilk kez 1962-1963 yıllarında İhsan Şükrü Aksel’in Akıl Hıfzısıhhası Cemiyet Başkanı olarak Mediko-Sosyal Merkezi ve Askeri Tıbbiye’de ana-babalara haftalık sohbet toplantılarıyla atıldı. Yine ülkemizde sistemli ve programlı bir ana-baba okulu modeliyse İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü tarafından 1989 yılı başından itibaren gerçekleştirildi.
Ana-Baba Okulu eğitim uygulamasına önceleri hafta içi ve hafta sonu olmak üzere iki farklı kursla sadece üniversite bünyesinde (Kurucu Murat Paşa Medresesinde) başlamış, daha sonra Bakırköy, Kadıköy, Ataköy, Ayazağa, Tekirdağ gibi farklı kesimlerde Belediyeler, Vakıf Okulları, Sigorta, Özel Okul, Dershane ve özel kurumların işbirliğiyle yaygınlaştırılmıştır. Halen Ana-Baba Okulu etkinliği Eğitim Bilimleri Bölümü’nün koordinatörlüğünde devam etmektedir (Yavuzer, 1999, s.7-9).
AİLE KATILIMI UYGULAMALARI
Değişik ülkelerde yapılan çeşitli çalışmalarda, aile katılımının çok çeşitli ve farklı uygulamaları olduğu gözlenmektedir. Öncelikle ”aileleri nasıl katabiliriz?” sorusuna cevap aranmaktadır. Aileler okul merkezli katılım ve ev merkezli katılım ile bu programların etkin üyeleri haline getirilebilir.
Okul Merkezli Katılım: Aile-öğretmen konferans ve toplantılarına katılma, öğretmenle yazılı iletişim içinde olma, kütüphane, sınıf vb. yer ve akademik etkinliklerde gönüllü olma, ailelerin proje ve ödevlere gönüllü yardımı, okul-aile birliği ve benzeri organizasyonlara katılma olarak özetlenebilir.
Ev Merkezli Katılım: Ebeveynlerin çocukları ile evde yapabilecekleri etkinlikler, öğretmenin ev ziyaretleri olanak belirtilebilir.
Ailelerle Yapılan Çalışmalar Üç Düzeyde Düşünülmektedir:
1. Bu düzey çalışmalarda ailelere, okula, sınıfa ilişkin genel bilgiler verilmesi, okul etkinliklerinin ailelere duyurulması yer alır. Bu etkinlikler ailelerin kendilerine ve okula güvenlerinin artmasına ve kendilerini okulla ilişkilerinde daha rahat hissetmelerine yardımcı olmaktadır. Bu düzey çalışmaları gerçekleştirmek için, haftalık bültenler, açık sınıf (ailelerin belli aralıklarla, sınıfa, okula davet edilerek programlar ve yapılanlara ilişkin bilgi verilmesi, karşılıklı etkileşim içine girilmesi, okulun özel programlarına davet (tiyatro şöleni, sempozyum, seminer vb.) etkinlikler planlanabilir.
2. Bu düzey çalışmalar daha çok sınıf düzeyinde, öğretmen ve aile arasında yürütülen çalışmalardır. Eğitim programlarına ilişkin amaçların, planların, ailelerden beklentilerin paylaşıldığı çalışmalardır. Öğretmenlerin aileleri bilgilendirmesinin yanı sıra, ailelerden de evdeki gözlemlerini, izlenimlerini, çocuğun gelişimine ilişkin değerlendirmelerini öğretmenlerle paylaşımları istenir. Bu düzey çalışmalar için, aile-öğretmen toplantıları, ev ziyaretleri, sınıf gazeteleri, panolar, telefonla iletişim, iletişim defterleri, aylık eğitim programlarının ana hatlarıyla ailelere ulaştırılması belli aralıklarla çocukların ve ailelerin gelişmelerine ve ihtiyaçlarına uygun bilgi ve broşürler hazırlama gibi etkinlikler planlanabilir.
3. Bu düzey çalışmalar, ailelerin aktif katılımı, ön plana çıkarılan çalışmalardır. Aileler sınıf içinde çeşitli çalışmalara aktif olarak katılırlar ve öğretmene destek ve yardım sağlarlar. Aileler bu destekleri sınıfta çeşitli etkinliklerde gönüllü olma, panoların hazırlanmasında bilgi ve materyal düzeyinde yardım sağlama, mesleki gelişim etkinliklerinde yer alma, çeşitli sınıf etkinlikleri ve gezilerinde yer alma, yardım sağlama şeklinde verebilirler.
Tüm bu çalışmalarda amaç, ailelerin okul ve sınıf ortamlarını tanımaları, bu konularda bilgilendirilmeleri ve kendi rolleri, neler yapabilecekleri konusunda ipuçları almalarıdır. Ailelerin evde ve okulda çocuklarıyla tutarlı bir biçimde iletişim içinde olmaları ve ev-okul tutarlılığı açısından da bu çalışmalar önem kazanmaktadır.
Ailelerle yüzyüze toplantılar düzenlemek, eğitim programlarının tartışıldığı ortamları yaratmak, aileler için çeşitli ev programları hazırlayarak iletişim becerilerinin ve çeşitli akademik becerilerin gelişmesi için fırsatlar yaratmak katılım yöntemleri arasıda sıralanabilir.
Fowler ve Corley (1996), ailelerin eğitim sürecinin etkin bir ayağı haline getirebilmek için iki yöntem önermektedir. Bunlardan biri, ailelere yıllık eğitim programlarının bir özetinin yollanması diğeri ise, haftalık bir haber gazetesinin ailelere yollanmasıdır. İşbirliği ve okul-ev iletişiminin en etkili yöntemlerinden biri de ailelerin çocuklarını evde desteklemesine yardımcı olmaktır. Aileler çocuk gelişimi, anne-babalık becerileri ve çeşitli eğitim materyallerini tanıtmaya dönük toplantıların yapılması ve bu materyallerin sağlanmasında çok etkili olmaktadır.
Tüm bu katılım programları çocukların eğitim ortamında ve okul ortamında gelişimlerini kolaylaştırmaya yöneliktir. Ayrıcı, çocuğun içinde bulunduğu genel kültürel ortamı da geliştirici bir yönü vardır.
Etkili Aile Katılım Programlarının Özellikleri:
1. Ebeveynlerin becerilerinin ve özelliklerinin farklı olduğunu kabul etmek.
2. Ebeveynlerin becerilerinin ve özelliklerin farklı olduğunu kabul etmek.
3. Ailelerin ihtiyaçlarına esnek ve yaratıcı programlarla cevap vermek.
4. Ailelerle beklentilerini, rollerini ve sorumluluklarını paylaşmak.
5. Ailelerin çocukların gelişimine ve eğitim ortamına katkılarını vurgulamak.
6. Ebeveynlerin çocuklarına ilişkin gözlemlerini, düşüncelerini ve deneyimlerini öğretmenlerle paylaşmak.
7. Ebeveyn-çocuk çok özel, yakın ve uzun süreli, öğretmen-öğrenci ilişkisinin ise daha az özel ve kısa süreli olduğunu hatırlayarak ve bu farkı dikkate alarak, programları buna göre planlamak.
8. Aileleri karar verme sürecine katılmak ve kararlardan onları haberdar etmek.
9. Dikkati sorunlardan çok çözümlere vermek.
Ailelerin Bu Programlara Katılımını Güçleştiren Nedenler:
1. Ailelerin zaman azlığı.
2. Kendilerinden kaynaklanan duygusal nedenler.
3. Okul ortamı ve sistemine ilişkin olumsuz nedenler.
4. Okul katılım programlarının önemini bilmek.
5. Kendilerine güvensizlik.
Ülkemizde, Aile Katılım Programları henüz çok yenidir. Ailelerin eğitim sürecinin içinde yer alması anlayışı henüz tam yerleşmemiştir. Son yıllarda çok az sayıda eğitim kurumunda uygulamaya konmuş ve gerek aileler, çocuklar, gerekse öğretmenler ve idareciler açısından yararlar sağlanmıştır (Akkök, 1999, s.249-255).
TÜRKİYE’DE YETİŞKİN EĞİTİMİ PROGRAMLARI
Eğitim programları Varış’a göre, bir eğitim kurumunun çocuklar, gençler ve yetişkinler için sağladığı, milli eğitimin ve kurumun amaçlarının gerçekleşmesine dönüktüm faaliyetleri kapsamaktadır.
Yetişkin eğitimini, örgün eğitimden ayıran önemli özellik de program geliştirmede görülmektedir. Örgün eğitim programları, genellikle ilk, orta ve yüksek gibi aşamalı biçimde sıralanmakta ve bu eğitime katılan öğrencilerin yaş ile bilgi birikimine dayalı olmaktadır. Yetişkin eğitiminde ise, programlar hiyerarşik olarak sıralanmamakta, birbirinden farklı yaş ve bilgi birikimine sahip yetişkinlerin eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak yürütülmektedir. Dolayısıyla yetişkin eğitimi programlarını gruplandırmak oldukça zordur. Yetişkin eğitimi programları bazı kaynaklarda şu şekilde gruplandırlmıştır:
a) Fonksiyonel okuma-yazma.
b) Yabancılar için dil programı.
c) Yetişkinlere temel ve ortaokul düzeyinde programlar.
d) El becerilerine geliştirmeye yönelik programlar.
e) Mesleki eğitim programları.
f) Sağlık, refah, aile yaşamı ve korunma vb. programlar.
Bireysel ihtiyaçlara göre geniş kabul gören bir başka sınıflandırma ise şöyledir:
1. Tanımlayıcı Eğitim: Temel eğitim ve okuma-yazma öğretim programlarıdır. Diğer yetişkin eğitimi çalışmaları için önkoşuldur.
2. Mesleki ve Teknik Yeterlilik İçin Eğitim: Bu eğitim, bir yetişkini ilk veya yeni bir işe hazırlayan yada ona işinde veya mesleğinde yeni gelişmeler hakkında bilgi kazandırmaya yönelik programları kapsamaktadır.
3. Sağlık Refah ve Aile Hayatı: Her türlü sağlık, aile, tüketici eğitimi, çocuk sahibi olma, kişisel bakım, aile ilişkileri, çocuk bakımı vb. programları kapsamaktadır.
4. Yurttaşlık Eğitimi: siyasal ve toplumsal yeterlik için eğitim, yurttaşlık bilgisi, oy verme ve siyasal eğitim, toplum gelişimi, kamu işleri, uluslararası ilişkiler vb. konuları içine alan programlardır.
5. Öz-doyum İçin Eğitim: kısa ve uzun süreli her türlü kültürel eğitim programları, müzik, sanat, dans, tiyatro ve el sanatları eğitim programlarıdır.
Bir başka gruplandırma ise, Longenbach tarafından, Organizasyon, liberal eğitim, mesleği geliştirme modelleri, çok amaçlı, kendi kendine öğrenmeye yönelik, kadın ve erkeğe yönelik modeller şeklinde yapılmıştır.
Türkiye’de yetişkin eğitimi programları örgün, yaygın ve algın olmak üzere üç grupta toplanabilir:
1. Örgün Yetişkin Eğitimi Programları: Erkek Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü, Endüstri Meslek Lisesi bünyesinde açılan Yetişkinlerin Örgün Mesleki Eğitim Merkezleri, Ticaret ve Turizm Dairesi Başkanlığı Akşam Ticaret Liseleri, Orta Öğretim Genel Müdürlüğü Akşam Orta Okulları ve Akşam Liseleri, yoluyla yetişkinlere diploma kazandırılmaktadır. Son yıllarda kurulan Açık Liseler bunun bir örneğidir. Ayrıca, Yetişkin Teknik Eğitim Merkezleri, Mesleki ve Teknik Açık Öğretim Okulu ile ilk, orta ve liseyi dışardan bitirme programları da sayılabilir.
2. Yaygın Yetişkin Eğitimi Programları: Ülkemizde çok sayıda kurum ve kuruluş yaygın yetişkin eğitim programları düzenlenmektedir. Ancak bunların içinde en geniş hizmeti veren Halk Eğitim Merkezleridir. Halk Eğitim Merkezlerinde uygulanan programlar, tamamlama programları, Mesleki Teknik Programlar (istihdama yönelik ve gelir arttırıcı programlar) ve sosyal-kültürel programlar olmak üzere üç grupta toplanmaktadır.
3. Algın Yetişkin Eğitim Programları: Televizyon, radyo, video, gazete gibi kitle iletişim araçlarının yetişkinleri eğitmek amacıyla düzenledikleri her türlü program bu alana girmektedir. Bunlar 5 dakikadan 1saate kadar süren, çeşitli konuları içeren, yetişkinlere pratik bilgileri kazandırmayı amaçlayan programlardır.
Programların uygulanması türüne göre değişiklikler göstermektedir. Örgün yetişkin eğitimi programlarının süresi 1-4 yıl arasında değişirken yaygın eğitim programları en az bir hafta en fazla 8 ay sürmektedir. Algın yetişkin eğitimi programlarının süresi ise 15 dakika ile birkaç saat arasında değişmektedir.
Hazırlama ve uygulama sırasında, bu alanda yetişmiş yetişkin eğitimcilerden yararlanıldığını söylemek güçtür (Güneş,1996, s.85-87, 101-103).
Bornova Belediyesi Kadın Dayanışma Merkezi Anne-Baba Okulu Programı
- Çocuk ve Ergende Normal Ruhsal Gelişim
- Ailede Elerarası İlişkiler
- Aile ve Çocuğun Okuldaki Başarısı
- Çocuk ve Ergende Ruhsal Açıdan Risk Etkenleri
- Kent Kültürü ve Çocuk Yetiştirme Eğilimleri.
- Hatalı Ana- Baba Tutumları.
- Ailede Demokratik İlişkilerin Önemi.
- Kuşaklar arası Farklılaşma ve Ana-Baba Çocuk İlişkisi.
- Aile içi Bozuk İlişkilerin Nedenleri ve Sonuçları.
- Çocuk ve Ergende Ruhsal Ruhsal Sorunlara Yaklaşım.
- Kentte Aile Kurumu ve Diğer Kurumlar Arasındaki İlişkiler (Aydın ve Delikçi, 1992; s.277-282).
İZMİR KADIN DAYANIŞMA MERKEZİ VE ANA-BABA OKULU PROGRAMI
Kadın Danışma Merkezi: 8 Mart 1991 tarihinde İzmir Bornova Belediyesi’ne bağlı olarak Çamdibi Yeşilova semtinde faaliyete geçmiştir. Bu merkez yöre kadınlarının bir araya gelebilecekleri,sorunlarını paylaşa bilecekleri, kadın grupları oluşturarak ortak çözümler üretebilecekleri bir merkezdir.
Kadın Danışma Merkezi’nde yöre kadınlarına aile planlaması, çocuk sağlığı ve gelişimi, aile ilişkilerindeki sorunlar, ruhsal sorunlar, cinsel sorunlar, hukuki sorunlar gibi konularda ilgili kişilerce bilgi verilmektedir. İlgili kişiler konularında uzmanlaşmış hekimler, psikologlar, eğitimciler, hukukçular, öğretim üyeleri olabilmekte, bütün bu hizmetler kadın danışma merkezi ilgililerinin kişisel ilişkileri ve çabaları ile ücretsiz olarak sağlanıp, halka iletilmektedir.
Anne-çocuk-ailenin beden ve ruh sağlığına ilişkin eğitim amaçlı bu hizmetlerin yanı sıra periyodik olarak kadın toplantıları, film gösterileri ve tartışmaları, el becerilerini geliştirme ve değerlendirmeye yönelik uğraş kursları yapılmaktadır.
Kadın Danışma Merkezi faaliyetleri içinde aile ilişkileri ve çocuk ruh sağlığına ilişkin çeşitli konferanslar verilmiştir. Ancak önceden planlanarak düzenlilik ve süreklilik gösteren bir eğitim seminerleri dizisinin daha çok yarar sağlayacağı düşüncesiyle bir Ana-Baba Okulu programı oluşturulmak istenmiştir.
Ana-Baba Okulu programı, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Çocuk Psikiyatrisi Bilim Dalı, Edebiyat Fakültesi Psikoloji ve Sosyoloji bölümlerinden gönüllü öğretim elemanlarının işbirliği ile oluşturulmuş ve uygulanmıştır.
Bu program daha çok gönüllülerin katılımı ve işbirliği ile gerçekleştirilmesi planlanan, daha geniş bir tabana ses duyurmaya yönelik, süreklilik göstermesi ideal olan bir Ana-Baba okulu programının ön taslağı olarak hazırlanmıştır.
Bu ön çalışmanın amacı; aile içi ilişkilerde, evlilik aile çocuk ruh sağlığı ile ilgili konularda, anne ve babalık fonksiyonlarındaki normal ve patolojik özellikleri tanıtmak, kişileri bilgilendirmek, soruların tartışılabileceği ve cevaplanabileceği bir ortam oluşturmak, saptana bilen sorunların erken tanınması ve tedavisinde koruyucu ruh sağlığı hizmeti sağlamaktadır. Bu çalışma, daha sonra yapılması planlanan bir yaygın aile eğitim çalışması için ilk adımdır.
ANA-BABA EĞİTİM MAHİYETİ
Ana-baba Okulu 1989 Ocak ayından bu yana 30 kez açılmış bulunmaktadır. Önceleri hafta içindede yapılırken son üç yıldan beri sadece cumartesi ve Pazar günleri 9.30-13.30 saatleri arsında gerçekleştirilen program, çocuğun gelişim özellikleri ve eğitim, iletişim, cinsel eğitim, okul, çocukta uyum ve davranış bozuklukları konularında ana-babalara rehberlik etmek şeklinde oluşturulmuştur.
Ana-Baba Okulu, anne ve babaların çocuklarına karşı olumlu tutum ve davranışlar geliştirmesine yardımcı olmak, anne ve babalara çocuklarıyla nasıl sağlıklı bir iletişim kurabileceklerini anlatmak, çocuğun gelişme süreci içindeki değişimlerine ilişkin özelliklerini aktarmaktan, cinsel eğitime kadar çocuk ve genci ilgilendiren farklı konularda anne babalara ışık tutmak amacıyla kurulmuştur.
Ana-Baba Okulu bir yaygın eğitim hizmeti olduğu için eğitim programlarının uygulanmasında şu ilkeler göz önünde tutulmuştur:
- Ana-Baba Okulu eğitimi, anne ve babanın gerçek ve günlük sorunlarına yanıt verecek şekilde hazırlanmıştır.
- Tartışılan sorunların anne ve babaların önceki deneyimlerinden kaynaklanmasına dikkat edilmiştir.
- Kurumsal ve pratik bilgi, beceri ve tutumlarının dengeli biçimde oluşturulmasına özen gösterilmiştir.
- Uygun eğitim teknolojilerinden yararlanılmış, eğitim serbest tartışma yoluyla, herkesin başkalarının kişiliği, kendi güdüleri, tutumları konusunda bilinç kazanmaya alıştırıldığı bir grup çalışmasına dönüştürülmüştür.
Ana-Baba Okulu’nun programında, Bebeklik Dönemi Gelişim Özellikleri ve Eğitimi Yanlış Dinleme, Yemek Yeme Alışkanlığı, Son Çocukluk Dönemi Gelişim Özellikleri ve Eğitimi, Çalışan Anne Çocuğu, Gençlik Dönemi Gelişim Özellikleri, Eşler Arasında Problem Çözme, Karı-Koca İlişkilerinden Doğan Sorunlar, Yaygın Anne-Baba Tutumları, Çocukla Sağlıklı İletişim Nasıl Kurulur? Çocuklarda Uyum ve Davranış Bozuklukları, Çocuğun Eğitim Başarısını Yükseltmede Ailenin Rolü, Çocuğun Cinsel Eğitimi, Genel Değerlendirme ve Kapanış derslerine yer verilmiştir (Yavuzer, 1999,s.8-10).
ÇOCUK GELİŞİMİ VE EĞİTİMİ AÇISINDAN AİLENİN ROLU VE ÖNEMİ
Çocukların gelişiminde ve eğitiminde ailenin rolü ve önemi, genel olarak ailenin rolü ve önemi, anne ve babanın rolü ve önemi olarak iki şekilde ele alınabilir:
1- Genel Olarak Ailenin Rolü ve Önemi:
a) Temel Gereksinimlerin Karşılanması: Çocuğun biyolojik gereksinimleri çeşitli birey yada kuruluşlar tarafından da karşılanabilir. Ancak bu dönemde çocuğun anne ile fiziksel teması, ilişkilerin aynı şekillerle sürdürülmesi ve tutarlılığı çok önemlidir. çocuğun sosyal gereksinmelere yönelebilmesi ve duygusal yönden iyi bir gelişme göstermesi temel gereksinimlerinin karşılanmasına bağlıdır. Bu da ancak normal bir aile ortamında olanaklıdır. Herşeyden önce çocuğun temel gereksinimlerinin karşılanması ve özellikle dengeli bir şekilde beslenmesi gerekmektedir. İkinci olarak ta, ilişkilerin sürekli ve istikrarlı olduğu bir ortama, bir ortamına ihtiyaç vardır.
b) Duygusal Gereksinimlerin Karşılanması: Çocuğun sağlıklı bir gelişme gösterebilmesi için, biyolojik gereksinimlerinin yanında duygusal gereksinimlerinin karşılanması da önemlidir. Buda, çocukluğu süresince ona destek olan ve güven veren bakıcıların varlığına bağlıdır.
Çocuk doğar doğmaz içinde bulunduğu toplumla bir alışveriş içine girer. Çevresindeki insanlara bağımlı ve alıcı bir yapıya sahip olan çocuk en önemli ilişkiyi anne yada anne yerine geçen bir kişiyle kurar, ilk yıllarda bebeğin biyolojik ve duygusal gereksinimleri arasında bir ayrım yapmak olanaksızdır. Çocuğun alıcı özelliğine karşı anne verici olması ikisi arasında bir düzenin, bir bütünün olmasını sağlar. Böylece annenin çocuğu beleme biçimi, onu tutması, sevmesi, koruması gibi davranışları bebeğin alıcı özelliklerine uyarsa, bebek sanki tüm bedeniyle doyuma ulaşır. Bebekle annesi arasında dengeli bir birliktelik sağlanabilirse, bebekte b onu seven, rahatlatan bir birey vardır. Bebeğin, bu rahatlıkla kendisine bu rahatlığı veren kişiyi birleştirmeye başladığı söylenebilir. Annesinin kendisini hep seveceğinden terk etmeyeceğinden, isteyeceğinden emin olma duygusu Erikson’a göre çocukta öz güven (temel güven) duygusunun özünü oluşturur.
Özgüven Duygusu İki Şekilde Gelişir:
1- çocuğun herhangi bir engelle karşılaşması yada başarısızlığı karşısında telaşlanmamak, onu hoş görü ile desteklemek ve yönlendirmek. Bu durumda ailede anne-baba, okulda öğretmen önemli bir rol oynar.
2- çocuğu kendi kapasite ve yeteneklerini kullanma, deneme fırsatı vererek kapasite ve yeteneklerinin gelişmesini sağlamak.
Birincisinde çocuk dış, ikincisinde iç kaynaklı özgüven duygusu geliştirir.
Preston (1943)’a göre, özgüven duygusunun sevgi, kabul etme ve istikrar üç öğesi vardır. Ayrıca özgüven duygusunun haklar, görevler, amaçlar, düşünceler ve karşılıklı ilişkilerde de ana-babanın davranışlarındaki kararlılığa ve tutarlılığa bağlı olduğu söylenebilir.
Bir insanın kendine güvenmesi çocukluk yıllarında başlar. Çocuğun kendine olan güveni ana-babasına olan güveninden kaynaklanır ve gelişir.
Güven ortamı ve duygusu yalnız çocukluk dönemine özgü, geçici bir durum değildir. Ergenlik dönemindeki gençlerinde ana-baba desteğine, bir güven ortamına ihtiyaçları vardır. Aile ortamında yeterli destek ve deneyim olanağı bulan ergenler için bu dönem daha sakin ve başarılı geçer.
Yaşamlarının ilk yıllarında özgüven duygusunu oluşturan çocuklar, bağımsızlaşma dönemine girerler ve özerklik duygusunu geliştirirler. Sosyal yönden gelişmiş olan bu çocuklar kendi başlarına çeşitli etkinliklere girebilirler, çaba harcayabilirler, dikkatlerini çeşitli konular üzerinde yoğunlaştırabilirler ve yetişkinlerden bağımsız hareket edebilirler. Yapıcı, yaratıcı zihinsel ve sağlıklı sosyal etkinliklerde bulunabilirler. Kendileri ve çevreleri ile uyum içinde olabilirler.
Özgüven duygusundan yoksun olma çocukluk şizofrenisinin oluşmasına yol açabilir. İleride içe kapanma davranışları görülebilir. Ergenlik döneminde güven duyabilecekleri insanlar yada sığınabilecekleri din, ideoloji yada felsefe vb. arayabilirler. İstenmeyen eylem ve etkinliklere girişebilirler.
Özgüven duygusu sağlıklı bir kişiliğin oluşmasında çok önemlidir.
c) Çocuğun Korunması: Dikkat etme, gözleme ve izleme kavramlarını kapsar. Ana-babaların çocukların gereksinimleri ve davranışları konusunda bilgi sahibi olmaları, gerektiği zaman duruma karışıp karışmayacaklarına ve karışacaklarsa bunu nasıl yapacaklarına karar verebilmeleri anlamında kullanılmaktadır.
Aile, fiziksel ve toplumsal çevre karşısındaki yetersizliklerine karşın çocuğun yaşayabildiği ve yaşama başlayabildiği en uygun çevre olarak görülmektedir. Çevrenin çocuk üzerindeki etkilerini tamamen ortadan kaldırmaz, fakat bu etkileri çocuğun direnç düzeyine uygun bir duruma getirerek ona çevresi ile ilişki kurma gücünü verir.
d) Sosyalleştirme/Kültürleme: Çocuğun ana-baba ve diğer aile üyeleri ile etkileşimi onun aile içindeki yerini belirler. Çocuğa yönelik tutum ve davranışlar bu ilk yaşantıların örülmesinde büyük bir önem taşır. Ana-baba çocuklarına davranışları ile örnek olarak hem kişiliklerinin gelişmesine hem de cinsel kimliklerini kazanmalarına yardımcı olurlar.
Aile çocuğu kültürel gereksinimlere göre biçimlendirir. Onu, nesneler ve günlük etkinlikler dünyasına sokar. Çocuğa karşılıklı ilişkiler ortamında kültürden büyük ölçüde etkilenmiş olan maddi, sosyal ve duygusal bir referans çerçevesi sunar. Böylece aile çocuğun sosyalleşmesinde/kültürlenmesinde önemli bir oynar.
e) Bilgi ve Beceri Kazandırmak: Aile çocuğa cinsel bir kimlik kazandırır ve toplumsal rollerini öğretir, işbirliği ve dayanışma anlayışını geliştirir.
2- Anne ve Babanın Rolü ve Önemi: Anne-babanın ailedeki rolleri ve işlevleri bir toplumdan diğerine değişmektedir. Bu rol ve işlevler mesleklere, sosyoekonomik durumlara göre farklılaşmaktadır. Bununla birlikte kimi görev ve sorumlulukların, ayrıcalık ve tutumların özel bir biçimde anne yada baba rolüne daha düşünülebilir.
a) Annenin Rolü: Anne bebek için varlığının temel öğesi ve yaşamda yol göstericisidir.
Anne çocuğun seveceği ilk kişidir, yaşanılan dünyanın yorumlanması ve toplumun temsil edilmesinde ilk örnektir. Anne çocukların cinsel kimliklerini anlamalarına ve bu konuda bilinçlenmelerine yardım eder. Çocuğunu her türlü dış etki ve tehlikelere karşı korur. Anadilinin keşfedilmesi anne ile başlar. Çocuk otoriteyi ilk kez annesi ile tanır. Güven içinde olmasından büyük ölçüde sorumlu olan annedir (Dönmezer,1999,s.20-32).
Vakti sınırlı olan çalışan anne, çocuğunun temel ihtiyaçlarını karşılamak, onu tanıyarak ve anlayarak eğitmek için zaman ayırmalıdır. Anne çocuğa ayırdığı süre içinde onun sorunlarına eğilmeli, dertlerini dinlemeli ve çocuğu ile iyi bir diyalog kurmanın yollarını keşfetmelidir, Tüm ailelerin birlikte olduğu akşam yemek saatini çok iyi değerlendirmelidir. Çocuğu ile oynamalı, sohbet etmeli, ilgi ve yeteneklerini geliştirici faaliyetler bulmalıdır.
İdeal olan annenin sıcak ve samimi bir hava içinde çocuğunu yetiştirmeye çalışması, onun olgunlaşmasına yardımcı olması, ölçülü bir sevgi ve belli bir disiplin içinde çocuğun sorunlarına eğilmesidir (Razon,1999,s.239-241).
Çocuk eğitiminde, çocuk ve aile ruh sağlığında anne-baba tutumları, aile içi ilişkiler, aile bireylerinin ruh sağlığı çok önem taşımaktadır. Sağlıklı ailelerin sağlıklı bireyler yetiştirmesi söz konusudur. Çocuğun ruh sağlığı açısından risk taşıyan olumsuz koşullarda bile, destekleyici ve sağlıklı bir kişi, tutum yaklaşım kurtarıcı olmaktadır.
Aile içi ilişkilerde çocuk için en önemli sevgi kaynağı olmasının yanı sıra,çocuk eğitiminin de temel rolünü üstlenmiş olan annelerin, çocuk ve aile ruh sağlığını ilgilendiren konularda eğitilmesi büyük yarar taşımaktadır (Aydın ve Dilekçi,1992,s.279).
b) Babanın Rolü: yapılan araştırmalar babanın da anne kadar bebeklere ilgi gösterdiğini, anneden farklı olmadığını göstermiştir. Doğumdan sonra babanın da çocukla duygusal bir ilişkiye girebilmesi için onunla fiziksel temasa gereksinimi vardır. Bunun içinde babanın çocuğun bakım ve oyun etkinliklerine katılması gerekir.
Çocuğun sosyalleşmesinde anne kadar babanın da rolü vardır. Baba çocukta, bireyselleşmiş bir kişi olmak için bir mücadele uyandırır. Onu özgürleşmeye ve yetkin bir birey olmaya iter. Kendi olma isteği babaya karşı koyma kadar onunla özdeşleşmeyi de içerir. Baba özdeşim modeli olarak çocuğun gelişmesinde büyük bir yer tutar. Babanın yokluğu yada ilgisizliği
Aile özellikle ana-baba, çocuğun toplumsallaşmasında çok büyük bir etkendir. Ana-abanın tutumları, inançları ve bilgileri çocuğun benlik kavramının oluşmasına katkıda bulunur. Ayrıca, okul ve yaşamdaki başarısını sağlama da dönüm noktasıdır.
Çocuğun düşük bir benlik saygısına sahip olması temel bir problemdir. Çocuklar yenilgiyle karşılaşınca benlik değerleri ile ilgili olumsuz duygulara sahip olurlar. Düşük benlik kavramı olan çocuk yeteneğine göre beklenenden daha az iş ortaya koyar. Düşük benlik saygısı, düşük performansa yol açar.
Öğrenme etkinlikleriyle, bireyin katılımını ketleyen düşük benlik algısıdır. Maw ve Maw (1970) merak düzeyi yüksek olan çocukların daha olumlu benlik kavramlarına sahip olma eğiliminde olduklarını bulmuşlardır. Olumsuz benlik kavramını etkisiz hale getirebilmenin bir yolu çocuğu başarı sağlatıcı işlere ve öğrenme yaşantılarına katmaktır.
Benlik Saygısının Geliştirilmesine İlişkin Beş Basamak
Feirken (1974), benlik saygısını geliştirmede yararlı olacağına inanılan beş adım önermiştir:,
1. Yetişkinler Kendilerini Övmelidirler: Çocuklar modelden öğrenirler. Çocuk için önemli olan kişilerin kendilerini övdüğünü gören çocukların, kendi kendilerini övme eğilimleri daha çok olur. Ancak, övme abartılı olmamalıdır. Eğer, çocuğun kendini daha iyi hissetmesi istenirse, bunu yapacak somut yolların sergilenmesi gerekir. Yetişkin bir iş başardığında “aferin, bana” diye çocuğun önünde sözel bir tepki verdiğinde çocuk için somut bir örnek olur.
Kendini övmeye, yapılan işi övmekle başlamak, sonrada kişisel nitelikleri övmeye yönelmek gerekir.
2. Çocukların Kendi Davranışlarını Gerçekçi Bir Şekilde Değerlendirmeleri Gerekir: büyük bir çoğunlukla bireyin kendisi hakkındaki duygusu, kendi davranışlarıyla ilgili tutumlarından kaynaklanır.
Eğer, kişi kendini sürekli olmayan standartlara göre değerlendirirse, çabalarını mutlaka başarısızlık olarak algılar. Eğer çocuk çabalarını başarısızlık olarak algılarsa, kendini övme ve kendinin pekiştirme uygun değildir. Kendinin pekiştirme sadece başarı sağlandığında yerindedir. Eğer çocuk, gerçekçi olmayan değerlere göre değerlendirilirse, büyük bir olasılıkla düşük bir benlik saygısı vardır.
Performans ve davranışın bazı değerlendirmeleri olumsuz ve gerçekçi olabilir fakat gerçekçi olumsuz değerlendirme olumlu performansı ve olumlu değerlendirmeyi arttıran değişmeye temel sağlamalıdır. O andaki değerlendirme bireyin geçmişte yaptıklarıyla ilgilidir. Bu sorun öğrenme güçlüğü olan çocukta daha yoğundur çünkü öğrenme güçlüğü olan çocuk kendi sınıf düzeyi yada başka referans gruplarıyla gereğinden fazla karşılaştırılır. Özürlü çocuk için bu çok zedeleyici ve cesaret kırıcıdır. Eğer çocuğun o andaki davranışı yada performansı daha önceden yaptıklarına bağlanırsa, çocuğun kendi kendini değerlendirmesi daha gerçekçi temellere dayanır. Bir başka deyişle çocuk akran gruplarıyla değil, daha önce yaptıklarıyla karşılaştırılmalıdır.
3. Çocukların Makul Hedefler Oluşturmaları Gerekir: araştırmalar, olumsuz benlik saygısı olan insanların, ya geçekçi olmayacak şekilde yüksek, yada düşük olarak belirleme eğilimleri olduğunu göstermiştir. Her iki standartta da kaybetme durumu meydana gelir. Eğer, çocuk makul olmayan kendinden uzak bir hedef seçmişse benlik kavramı daha olumsuz duygulara sahip olur ve kendine değer vermez. Eğer, çocuğun kendi yeteneğinin altında bir hedefi varsa hedefine ulaşır ama bu başarı değildir. Bu durumda da çocuk başarısızdır ve benlik kavramı daha da olumsuzlaşır.Her iki durumda da çocuk kaybeder.
4. Çocukların Kendilerini Övmeleri Gerekir: insanların ilk öğrenmeleri, onlar için önemli olan diğer insanlara bağlıdır. Bununla beraber ilk öğrenmelerin sonuçları içselleştirilen bireyin yaşantısını etkilemeye ve yönlendirmeye başlar. Çocuğun olumlu benlik saygısına sahip olabilmesi için kendi kendini değerlendirmesi ve pekiştirmesi gerekir. Yani uygun olduğunda kendini övmek için gerekli alışkanlıkları ve becerileri geliştirilmelidir.
Yetişkin, çocuğun kendini övmesine yardım etmesi için yollar bulması gerekir. Bunu yapmanın bir yolu, yetişkinin övmesi yerine yada ona ek olarak çocuğa soru sormaktır. Çocuk eve ödevini yapmış olarak gelirse “iyi bir iş yaptığını düşünüyor musun?” sorusu buna örnektir. “Bende senin iyi bir iş yaptığını düşünüyorum, kendinle övüne bilirsin” şeklindeki ifadeler de yaralı olur.
5. Çocukların Diğerlerini Övmeleri Gerekir: övme, ya kendine yada başkalarına aynı durumlarda uygulanan öğrenilmiş bir beceridir. Bunun için bu basamak dördüncü basamağı uygulamada bir araçtır. Yani başkalarını övmeyi öğrenen çocuk, kendini daha rahat övebilir.
Çocuk için önemli olan yetişkinler, çocukların diğerlerini övmesi için cesaret verirken, iki süreci dikkate almalıdırlar. Bunlar:
a) Çocuğa diğerlerinin nasıl övüleceğini öğretme.
b) Diğerleri de kendini övdüğünde bu övgüyü nasıl karşılayacağını öğretme.
Bu beş basamağı izleyerek yetişkinler çocuğun benlik saygısını arttırabilirler. Benlik saygısı arttıkça, çocuğun davranışı ve performansı geliştirilebilir (Whunter (çev. Voltan-Acar),2000;s.61-64).
Ana-babanın çocuklarını oğlan üstü bir öğrenci veya sporcu olmaya yönlendirebilmek amacıyla anlattıkları hikayeler, gerçekte sadece erişkinlerin çocukları yoluyla oyalamayı uman sağlıksız gereksinimlerini yansıtır. Abartılı şan, şöhret ve başarı içindeki ana-babaların çocukları genellikle boş kafalı insiyatifsiz erişkinler haline gelmekte ve asla yeterince başarılı olamayacakları gibi bir düşünceye kapılmaktadırlar. Bu çocuklar başarılı olmalarına rağmen kendilerine yeterince saygı duyamaz, kendi fikir ve görüşlerine değer veremez ve kendilerini başarısız insanlar olarak görürler.
Kişi bu olumsuz ortamdan çıkmak ister. Kendini boğuluyor gibi hisseder. Ölecekmiş gibi bir duyguya kapılır, ölüm korkularını içeren bir hastalık veya fiziksel bir rahatsızlık içine girer. Bu noktada arkadaşlar, terapistler ve grup üyeleri bu ailevi sorun ile baş edebilmede bireye yardımcı olabilirler (Weinhold ve Weinhold, (çev. Başaklar), 1999: s.192-193).
Sonuç olarak aile, benliğin ve insanlar arasındaki ilişkilerin kültürel olarak değişen özelliklerin ortaya çıkmasında önemli bir anahtardır. Aile ve çocuğun yetiştirilmesi çocuğun bilişsel yeterliliğinin gelişmesinde etkili olmaktadır. Kültürel değerler, ana-baba inanç ve davranışları, aile değişimi ile sosyal değişim özellikle erken yaşlarda bireyin ilişkisinde etkili olmaktadır. Özellikle erken yaşlarda benliğin ve bilişsel yeterliliğin için çevre özellikle ailenin önemi göz önüne alındığında değişimin gerçekleşmesi için çevre ve aileye yönelmenin gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Ailenin, beslenme ve sağlıktan bilişsel gelişime, bireyler başarıdan duygusal desteğe kadar her konuda insanın refahını artırmadaki potansiyel gücünü incelemek gerekir. Psikolojinin,varolan mekanizmaların anlaşılmasında ve daha iyi işlemesine katkıda bulunmada sunacağı çok şey vardır.
Ana-babaların amaç, inanç ve değerleri toplumsal değerleri yansıtır. Ancak, ikisi aynı şey değildir. İlk olarak iki değer sistemi arasında özellikle ana-babanın sosyal sınıf statüsüne dayanan farklılıklar olabilir. İkinci olarak, ana-babanın değerleri, onların davranışlarına yansıdığından, toplumsal değerlere kıyasla çocuk üzerinde daha etkilidir. Bu nedenle, ana-baba yönelimleri çocuğun gelişim ortamının önemli bir bölümünü oluşturur (Kağıtçıbaşı, (1998; s.57, 224-225).
Etkili aile ilişkileri sadece aynı evde oturanların kişiliklerinin karışımı sonucu yada ailedeki çocukların bireysel özelliklerinin sonucu ortaya çıkmaz. Örneğin, çocuklarıyla yetki paylaşmayan, onlarla alay ederek iğneleyen, azarlayan, işbirliği ortamı yerine rekabet ortamı hazırlayan ana-babalar, çocukları belli davranışlarda bulunmaları için güdülerler.
Öte yandan yetki paylaşarak ve herkese bir yer sağlayarak sıcak ve destekleyici bir ortam yaratan ana-babalar, çocuklarına kardeşleriyle ve ana-babalarıyla daha olumlu ve doyurucu etkileşimde bulunmaları için cesaret verirler. Açık ve etkili iletişim ana-babaların bu olumlu havayı yaratmalarını sağlar (çev. Voltan Acar/2000, s.101).
Bireyler kendileri için ailelerin işlevini sunulan 23 alan içinde en sıklıkta olanları şu şekilde sıralamışlardır:
- Bireylere düzenli bir yaşam sağlamak (%72.31), bireylerin sevgi ve şefkat gereksinimlerini giderebilecekleri bir ortam sağlamak (%71.77), neslin devamını sağlamak (%68.82), ve çocukların ruh sağlığını gözetmek (%68.28) olarak sıralamışlardır. Bunların yanı sıra gelenek ve göreneklerin aktarımı (%59.95), çocukların eğitimi (%57.53),yaşlılıkta güvence (%38.98), cinselliğin meşrulaştırılması (%38.17) ve sağlık (%26.88)gibi işlevler daha alt sıralarda yer almışlardır. En temel görülen ve önemsenenler sıralamasında ise, neslin devamını sağlamak (%35.55), bireylerin sevgi ve şefkat gereksinimlerini giderebilecekleri bir ortam sağlamak (%32.33), bireylere düzenli bir yaşam sağlamak (%26.77) ile ve bireylerin toplum ile sağlıklı ilişkiler kurmasına köprü olmak %18.07 ile üst sıraları almıştır (Gülerce, 1996; s.11).
Kişinin çevresiyle ilk teması doğumla katılmış olduğu aile grubu içinde başlar. Çocukla aile üyeleri arasında başlayan bu etkileşim sürecine toplumsallaşma denir. Toplumsallaşma ile kişinin içgüdüleri, toplumdaki hakim değer yargıları ve davranış kalıpları içine yerleştirilir. Çocuğun yeteneklerinin geliştirilmesi, alışkanlıklar edinmesi, tutum ve tepkiler geliştirmesi aile içinde gerçekleşir. Böylece çocuk, toplum içinde yetişkinlikte oynayacağı roller hazırlanır.
Ailenin görevleri konusunda Ogburn’un görüşünün bazı değişikliklerle üzerinde uzlaşılan bir görüş olduğu ifade edilebilir. Bu görevler 5 başlık etrafında toplanabilir:
1. Ailenin varlığını koruyan, neslin devamını sağlayan biyolojik görev.
2. Aile üyelerini her türlü maddi ve manevi zararlara karşı koruyan koruyuculuk görevi.
3. Aile üyelerinin her türlü maddi gereksinimlerine cevap veren ekonomik görev.
4. Ailedeki duygusal dengenin geliştirilmesine olanak veren psikolojik görev.
5. Aile üyelerinin yetiştirilmesini ve sosyalleştirilmesini sağlayan eğitim görevi (Gökçe, 1996;s.155-156).
ANNE-BABANIN ÇOCUĞA KARŞI TUTUMLARI
Bireyin kişilik oluşumunda, bulunduğu ortamın, çevresindeki insanların rolü büyüktür. Özellikle uzun yıllar birlikte yaşadığı aile bireylerinin, anne-babanın rolü önemlidir. ancak çocuğun doğuştan getirdiği kalıtımsal özellikleri de vardır.bunların yanı sıra birçok dış faktör de vardır.
Çocuğun eğitiminde aile içi ilişkiler, çocuğun kişilik gelişimine verilen önem, aile sistemi önemlidir. bunların yanı sıra, ailenin oturduğu ev, gelir durumu, sosyal ilşkiler (yaşıtlarla, akrabalarla) etkili olur.
Anne-babanın çocuğa karşı tutumları üzerinde dururken iki yol izlenir.
1. anne-babanın tutumları ele alınır. Örneğin, demokratik tutum yolları izlenir.
2. istenilen davranıştan gidilir. Örneğin, yardımsever bir kişi yetiştirmek isteniyorsa nasıl davranmalıdır.
Dietrich (1985), eğitim üzerine ana-babalarla yaptığı araştırmasında, anne-babaların iki nokta üzerinde durduklarını görmüştür. Birinci olarak çocuklara toplumun değerleri ve normları öğretilmeli. İkinci olarak, çocuğun bedenen ve ruhen gelişmesine yardımcı olmalıdır.
Paylaşmayan, ilgisiz ihmal edici anne-babaların çocukları suça yönelik ve saldırgan davranışlar gösterir.
Reddedici, emredici, otoriter anne-babaların çocuklarında nevrotik davranışlar, görev üstlenmede güçlük, kendine yönelik saldırganlık arkadaşları ile kavga etme davranışları görülür.
Demokratik, işbirlikçi anne-babaların çocukları aktif, bağımsız, sosyal, işbirlikçi, yaratıcı, görev üstlenme yeteneği olan çocuklar şeklinde gelişirler.
Koruyucu ve aşırı koruyucu anne-babaların çocukları, bağımlı, itaatkar, çok tavizkar olurlar. Yaratıcı değillerdir.
Anne-babanın, çocuğun kişilik gelişimini ve insanlararası ilişkilerinin olumlu yönde gelişmesini sağlayan tutum ve davranışları şunlardır:
- Dikkat, sıcaklık, önemseme.
- Duygularına saygı.
- Gerçekçi olma, dürüst olma, uygunluk.
- Geliştirici fakat zorlamayıcı bir rehberlik.
Bu dört noktaya dikkat edilirse, kendini kabul eden, duyarlı, açık, kendi davranışlarını eleştirebilen, değerlendirebilen bir kişilik gelişir.
Rogers (1977) göre, ana-baba ve eğitimci tarafından çocuğa karşı gösterilecek şartsı sevgi otonominin gelişmesi için çok önemlidir. Çocuğa karşı dikkatli, ilgili, destekletici olunmalıdır. Çocuğa dikkat etme, onun söylediklerini dinleme, karşılıklı konuşmayı sürdürme otonomiyi sağlar.
Otonomi, kişinin kendisinin efendisi olması ve kendi kurallarını kendisinin koymasıdır. Ayrıca, kendi davranışlarından kendisinin sorumlu olmasıdır.
Schneewind (1983), yaptığı araştırmada ailede anne-babanın çocuklara karşı tutumları ve aile ortamının çocuğun otonomi gelişimine yaptıklarından sorumlu olma deneyimlerinin önemli olduğunu bulmuştur. Bunun için dört nokta önemlidir:
1. Çocuğa yaratıcılığı için ortam hazırlama, zihinsel gelişimi ve çeşitli faaliyetleri için boş zaman aktiviteleri yaratma. Böylece çocuk kendi davranışlarından kendisinin sorumlu olduğunu yaşar.
2. Çocuğa kendi aktivitelerini kendisinin seçebilmesi için seçenek imkanları tanıma. Çocuğun yaptığı davranışlarda insiyatifini destekleme, ortaya çıkabilecek hataları hoşgörü ile karşılama
3. Aile içinde bireylerin planlı ve organize bir şekilde yaşaması, böylece rastlantısal ve keşfi ödüllendirme yada cezalandırma davranışları azalmış olur.
4. Sıcak aile ortamı içinde çocuğun kendi kendine karar vermesini sağlama, davranışları sonucundaki duygularını (başarı yada başarısızlık) birlikte hissetme.
Böylece çocuk, anne-babası tarafından olduğu gibi kabul edilme duygusunu yaşar. Çocukta güven duygusu gelişmiş olur.
Çocuğun otonomi geliştirmesi, aile dışındaki kurumların teşvikiyle de mümkündür. Örneğin, okul idaresinde görev vermeleri çocuğun kişilik ve otonomi gelişiminde önemli rol oynar (Özdoğan, 1977; s.28-31).
Schulz (1974)’a göre, ailedeki çatışmaların üstesinden gelmeme, anne-baba arasındaki eğitim farklılığı çocukların uyuşturucu madde alışkanlığına yönelmelerine neden olmaktadır. Aşırı anne sevgisi, her şeyin yapılmasına izin verme çok serbest eğitim sistemi de çocuğun uyuşturucu madde alışkanlığına yönelmesinin bir nedenidir.
İlgi gösterilmeyen, sorunlarıyla yalnız bırakılan çocuk ve genç kendinden emin olmayarak yetişir. Çoğu zaman evden kaçma eğilimi gösterir.
Berger (1970)’e göre, evde babanın eğitimi eksikse, çocuğun diğer insanlarla ilişki kurmasına çok izin veriliyorsa yada sıksık ağır cezalar uygulanıyorsa yada anne tarafından aşırı şımartılıyorsa ortada olmayan babanın yerine konuyorsa çocuğun uyuşturucu madde alışkanlığına yakalanması olasıdır.
Tausch (1980), alkolizmde olduğu gibi uyuşturucu madde alışkanlığının kalıtımsal yada anne-baba taklit edilerek öğrenildiği sorusu üzerinde durmuştur. Uyku ilaçları yada teskin edici ilaçların anne-baba tarafından kullanılması çocuğun anne-babayı taklit etmesi gibi (Özdoğan, 1997; s.55-56).
Daha küçük aileler her çocuk için evde iyi yada kötü daha az hazır model olduğu anlamına gelirken, televizyondaki aile modelleri de gerçekçi yada değil çocuğun gelişimini etkilemekte ve bunları gitgide daha fazla azınlık ve tek ana-babalı aileleri (ki bunlar nüfusun büyük bir bölümünü temsil ediyor) içermektedir. Bazı ana-babalar ve çocuklar bu modellerde kendi sorunlarına çözüm bulabilirler; bazıları da onların olası etkisiyle cesaretlerini yitirebilirler.
Her ana-baba kendi biricik uslubu olmakla birlikte yetkici, izin verici ve demokratik olmak üzere üç tutumun ailelerin çoğunluğunu kapsadığı, ancak bu genel eğitimlerin içinde de büyük bir çeşitlilik görülebileceği görülmektedir (Gander ve Gardiner, (çev. Onur), 1993; s.443).
Aşırı kontrol ile az kontrol arsında bir denge olmalıdır. Ergenler için en iyi ana-baba tutumu sert ve izin verici olmanın dengeli bir karışımını içeren yaklaşımdır. Burada, açık sıcaklık ve ilgi önemli öğelerdir. Örneğin, Baumrind (1977), araştırmaları sonucu ana-baba sıcaklığının ve sağlam disiplininin birleşiminin, kendi güvenli, özdenetimli, uygun duygulara sahip bir genci ortaya çıkarabileceğini belirtmiştir. Coopersmith (1967)’in, araştırmaları da bu gözlemi desteklemektedir. Araştırıcı gençler arasında yüksek benlik saygısının hazırlayıcılarından en belirgin olanlarının ana-baba davranışı ve ana-babaların oluşturduğu kurallar ve düzenlemelerin sonuçları olduğunu belirtmektedir. Davranış üzerinde önceden belirlenen ve tutarlı olarak uygulanan sınırların yüksek benlik saygısı ile ilişkili olduğunu gözlemlemiştir. Açık sınırlar koyan aileler cezanın daha uygun şekillerini kolaylaştırmakta, benlik saygısı yüksek çocukları olan aileler çocuklarına derin bir sevgi beslemekte ve bunu sergilemekten kaçınmamaktadırlar.
Yüksek benlik saygısına sahip çocukların ailelerin çocuklarına tam yada tama yakın bir kabul göstermekle kalmayıp (bu ailelerin çocukların bütün davranışlarını kabul ettikleri ve hoşgördükleri anlamına gelmemektedir) oluşturulan sınırlar içinde çocuğa bir esneklikte tanımaktadırlar.
Sağlıklı bir benlik imajı geliştirmenin önemli bir yanı erkeğin yada kızın kendi cinsiyetindeki ana-babasıyla arasındaki ilişkinin niteliğidir. Araştırmaların duygusal olarak sağlıklı ben-diğeri tutumlarının ortaya çıkma olasılığının, çocuğun kendi cinsiyetindeki ana-babasının çocuk yetiştirme sürecinde etkin bir rol alması sonucu artığını görmektedir.
Yaşıtları ile ilişkileri, fiziksel gelişim ile bireyin büyüme hızı ve dış görünüşü de bireyin benlik gelişimini etkilemektedir (Hamachek (çev. Ersever); 1995; s.127,146-147).
Çocuk sorumluluğu ve işbirliğini evin içinde öğrenir. Nezaket kuralları, işbirliği, benin kontrolü evin içinde geliştirir ve yerleşirse aile çevresinin dışına da rahatlıkla geçirebilirler. Evinde en rahat iskemleye oturan, yiyeceğin en iyi tarafını alan konuşmalara yersiz karışın bir kimse, evin dışında ideal bir davranışta bulunamayacaktır.
Ana-baba her zaman objektif ve kuvvetli olmaya çalışmalıdır. Ana-baba çocuğun sosyal faaliyetleri hakkında tam bir anlaşmaya varmamışlarsa, bu hususta çocuğun yanında tartışmamalıdırlar. Anne-babanın ayrı tutumda oluşları çocuğu ürkütür, şaşkına çevirir. Bunun için ana-babalar çocuğun karşısına anlaşmış olarak ve tek bir fikirle gelmelidirler.
Ana-baba, kendilerinin uygulamadıkları davranış standartlarını çocuklarına kabul ettirmeye çalışmamalıdırlar. Örnek olmanın büyük etkisi herkesçe bilinen bir gerçektir.
Annesine babasına bağlılık duyan çocuğun yanında yapılan kavgalar onu etkiler. Anne mi baba mı haklıdır? Yan tutacak, işe karışacak mıdır? Bu durumlarda çocuğun bağlılık duyguları zayıflar, ne yapacağını şaşırır. Evdeki bu gergin hava onun evlilik hakkındaki fikirlerini etkiler. Aynı ızdırabı kendi çocuklarının da duymaması için evlenmemeyi bile düşünebilir (Şemin,1992; s.156,158).
ANA-BABALARA TERAPÖTİK İLİŞKİYİ YARATMALARINI ÖĞRETMEK
Terapötik İlişkinin Değeri: Ana-babasıyla, insancıl terapötik ilişkisi olan çocuk sadece kendini değil ana-babasının da benliğini geliştirir. Çocuk ana-babasınca, ana-babası da çocuk tarafından sevilip sayıldığını hisseder. Bu gibi karşılıklı yaşantıların sürekli “Seni Seviyorum” kullanarak yada ana-babanın ve çocuğun fiziksel olarak kucaklaşması şeklinde olması gerekmez. Çocukla ana-baba arasımdaki insancıl, terapötik yaşantılar şarkı söylerken, oynarken, yürürken, okurken vb. durumlarda olabilir. İkisini de olumlu, doğrudan doğruya insancıl ilişkiye sokan herhangi bir deneyim ana-baba ve çocuk içinde gelişme yaratabilir.
Aşağıda ana-babalarca kullanılabilecek çeşitli öğelerden söz edilmiştir.
Terapötik İlişkinin Öğeleri:
1. Empati: Duygudaşlık, eş duyu olarak ta kullanılmaktadır. Diğerinin duygularının yoğunluğunu ve anlatımını algılama yeteneğidir. Niteliğini kaybetmeden diğer kişinin özel duygularını, iç dünyasını hissetme, anlama yeteneğidir.
2. Saydamlık: kişinin kendini inkar etmeden, kendisi olma isteğini ifade eder. Kendi duygularına ve ilişkinin ortaya çıkardığı duygulara karşı açık olmaktır. Bu duyguları iletme yeteneğine sahip olma yani diğer bireyle kişisel temelde karşılaşmaktır.
3. Saygı: Talep edici olmayan güç bir ilgi göstermektir. Kim olursa olsun, insan olduğu için herkese saygı göstermektedir. Bu tutum, sahip olmadan kişiyle ilgilenme, o kişiye karşı olumlu, sıcak, kabul edici bir tutum içerisinde olma, ona değer verme, belli bir anda gerçek duygularını yaşaması için özgürlük tanıma isteğinde olmayı içerir.
Rogers (1968), bu tutumsal öğeleri kullanmak için bireyin potansiyel olması gerekmediğini ifade etmiştir. İyi ana-babalık yapanların bu tutumları çokça ortaya koyduklarını belirtmiştir. Bu ana-babaların çocuklarıyla terapötik ilişki geliştirebildikleri görülür.
Bu gibi, insancıl terapötak etkileşim yaşandığında, çocuk, ana-baba arasındaki çatışma daha kolay çözülebilir. Çünkü, çatışmayı çözme işleminde iki kişi arasında varolan sevgi su üstüne çıkar. Her ikisi de, başkalarınca nasıl algılandıklarını ve kendi özel durumlarıyla ilgili eğilimlerinin boyutlarını içselleştirebilir.
Toplumumuzda ana-babaların çocuğunun sorunlarına yaratıcı ve etkili bir şekilde yönelme yollarını öğrenme fırsatları yoktur. Gordon etkili ana-a-baba eğitimi adını verdiği bir eğitim modeli geliştirmiştir. Bu, ana-babalarla çocuklar arasında iletişim kanallarını açık tutabilecek belli becerileri öğretmeyi vurgular. Bu beceriler çatışmanın çözüme ilişkin iletişim yöntemleri ve dinleme becerilerini içerir. Her durumda çocukla tümden ilişkiye girmenin ekili bir şekilde sağlanması ve korunması öğretilmesi felsefesinin temelini oluşturur.
Bir çok yazar sorunların, herhangi bir ilişkide ortaya çıktığını onaylar. Gordon (1970)bu problemlere sahip olmayı yada sorumluluğu iliştirerek sorunları inceleyen bir yol geliştirmiştir. Sorunun kimin olduğu çok önem taşır. Sorunun kimin olduğuna karar vermek için, yetişkinin sorunun sonuçlarından kimin gerçek bir şekilde etkilendiğini sorması gerekir. Yada, yetişkin kendine şu soruyu sorabilir, “sorunun sonuçları benim kendi ihtiyaçlarımı engelliyor mu? Eğer öyleyse sorun yetişkinin sorunudur. Yada yetişkin sorunun sonuçlarından çocuğun ve kendisinin doğrudan doğruya etkilendiğini fark ederse, soruna karşılıklı sahip olunur, yada sorun ilişkiden kaynaklanır. Böylece, sorunun sonuçlarından kim etkilenirse, sorun onun sorunudur.
İletişime İlişkin Gerekli Bilgiler
Etkin Dinleme
Yetişkin çocuğun soruna sahip olduğuna karar verirse, etkin dinleme kullanılır. Etkin dinlemenin amacı, çocuğa derin anlayış ve kabul duygusunu iletmektir.
Etkin dinleme, çocuk tarafından yollanan belirgin ip uçlarının araştırılmasında kendini aşan yetişkince uygulanır. Etkin dinleyici, çocuğun kişiliği ve ifadesinin tüm nüanslarının alıcısı olur ve çocuğun mesajlarını anlamak için çaba harcar. Onu empatiyle dinler. Etkin dinleme çocuğun içine girmeyi, dünyaya onun gözleriyle bakmayı ve onun anlaşıldığını iletineyi gerektirir.
Anlamaya çalışmadan, ana-baba papağan gibi çocuğun mesajlarını tekrarladığında ya empatiden yoksun mesajları geri yolladıklarında çatışma oluşur bu da ilişkiyi zedeler.
Etkin dinleme, her zaman düzenli bir şekilde olmaz. Bazen çocuk sadece bilgi ister. O zaman çocuğa bilgi vermek en uygun tepkidir. Diğer ilişkilerin baskısı yüzünden zaman az olduğunda etkin dinlemeyi denemek yararlı değildir. Herşeyden önce sorun ana-babanın olduğunda etkin dinlemeyi kullanmak uygun olmaz.
Ben Dilinde Mesaj Yollamak
Yetişkin, sorunların kendi sorunları olduğuna karar verdiğinde yani onun ihtiyaçları gerçekten ve doğrudan doruya etkilendiğinde yetişkin çevreyi, kendini yada çocuğu değiştirebilir.
Küçük çocuklarda, çevreyi değiştirmek davranış değişikliğini arttırır . bu yetişkinin sorununu çözer. Ciddi çatışmaları sınırlamak amacıyla ana-baba kendini değiştirebilir. Kişi çocuğu değiştirmeye yönelebilir. Bazen bu dövmeyle yada, bir fiziksel ceza ile olur. Bazen de diğer ceza şekilleriyle çocuk değiştirilmeye çalışılır. Ancak ceza çoğunlukla etkili olmaz ve çocukta kaçma davranışına yol açar. Rahatsız eden davranışı ortadan kaldırdığı halde çocuğun ceza veren kişilere karşı öfke duymasına neden olur ve çocuğun benlik saygısını olumsuz yönde etkiler. Sözel cezalar, hareketler fiziksel cezadan daha kötüdür.
Etkili olmayan sen diliyle mesaj yollamanın tersine ben dili, çocuğu yüzleştirmek için en yaralı araçtır. Ben diliyle mesajı yollayan yetişkin, çocuğa problemin yetişkinin problemi olduğunu iletir ve problem hakkındaki duygularını ve problemini açıklar. Yetişkin duygularını çocukla paylaştığında çocuk genellikle davranışını değiştirmeyi ister. Ben dili direnç ve baş kaldırmayı daha az ortaya çıkarır ve davranışın değişmesinde çocuğa sorumluluk verir. Çocuğun benlik saygısını zedelemez.
Karşılıklı Sorun Çözme
Karşılıklı sorun çözme sorundan dolayı çocuğun ve yetişkinin ihtiyaçları karşılıklı olarak engellendiğinde kullanılır.
Yetişkinle çocuğun, yetki mücadelesinden kaynaklanan sorunların çözümü yada çatışmalar genellikle iki şekilde ortaya çıkar:
a) Yetişkin kazanır, çocuk kaybeder.
b) Çocuk kazanır, yetişkin kaybeder.
Her iki durumda da, tarafların biri yenilir ve öfkelenir. Birincisinde çocuğun içten desteği alan davranışları ve özdenetimi geliştirebileceği fırsatlar yadsınır. İkincisi de, sosyal uyumda zorluklara yol açan bencilliği pekiştirdiği ve çocuğa diğerlerini kontrol etmeyi öğrettiği için etkisiz hatta zararlıdır.
Gordon (1970), yetişkin ve çocuk ihtiyaçlarının çatışmayla ne zaman karşılaşırsa, kimsenin kaybetmediği bir yöntemin kullanılmasını önermiştir. Yetişkin, çatışmanın çözümünde karşılıklı araştırarak, hem kendinin hem de çocuğun çözüme katılmasını ister. Kabul edilen çözüm yetişkin ve çocuk için kimsenin kaybetmediği bir durur içerir.
Karşılıklı bir sorun olduğunda yani sorun ilişkiden doğmuşsa , o zaman sorun çözme yoluna gidilir. Sonuçta ne çocuğun ne de yetişkinin kaybetmediği bir durum ortaya çıkar. Aşağıda Gordon’un karşılıklı sorun çözmeye ilişkin beş aşaması özetlenmiştir:
1. Çatışmanın Belirlenmesi ve tanımlanması: Anlaşmazlığın, üzerinde konuşulan konu hakkında olup olmadığına karar vermek önemlidir. Belki, çatışma bir başka konu üzerindedir. O anki sorun başka bir kaygıyı yansıtır. Ana-baba ve çocuk çatışma hakkında aydınlanmış olmalıdır.
2. Olası Çözümlerin Ortaya Konması: Hem yetişkin, hem de çocuğun mümkün olduğunca çok seçeneğin belirtilmesine ihtiyaçları vardır.
3. Çözüme İlişkin Seçeneklerin Değerlendirilmesi: Bir kez, potansiyel çözümler hakkında konuşulunca, onları etkililiğinin değerlendirilmesine gerek vardır. Yetişkin ve çocuk hangi çözümün geçerli olduğuna karar vermelidir.
4. Çözümü Tamamlaya İlişkin Yolların Aranması: yetişkin ve çocuk kimin, ne zaman, neyi yapacağına karar vermelidir. Her ikisi de önerilen, somut, pratik çözümler üzerinde uyuşmalıdır.
5. Çözümlerin Değerlendirilmesi ve İzlenmesi: Biraz zaman geçtikten sonra, çözümü gözden geçirip, doyurucu olup olmadığına karar vermek önemlidir.
Bu yöntem, diğer yöntemlerin zararlı yan etkilerini ortadan kaldırır. Çocuğu, karşılıklı sorun çözme işine ortak eder, her ikisi de ihtiyaçlarını karşılar. Böylece karşılıklı, doyurucu, yakın ve dostça bir ilişki yaratılarak sağlıklı bir şekilde çatışma çözülmüş olur (Whirter, (çev. Voltan-Acar),2000; s.102-108).
AİLENİN ÇOCUĞUNU YÖNLENDİRMEDE KULLANABİLECEĞİ TENİKLER
Bu teknikler, okul ve ruh hastalıkları ile zeka özürlülerinde kullanılmaz. Bu teknikler özellikle, okul başarısızlıklarında, okul fobisinde, psikoz olmayan davranış kusurlarında, aile problemlerinde, davranış kusurlarında, hırsızlık, içki ve uyuşturucu tehlikesine maruz çocukların ailelerince kullanılabilir.
1. Bilimsel Yöntemlerin Uygulaması Prensibi: Ailenin çocuğunu yönlendirebilmesinde ilk kullanacağı yöntem budur. Bunun için aile çocuğuna hemen kızmamalıdır. Sabırlı olmalıdır. Bunun için şu safhalara göre hareket etmelidir.
a) İnceleme: Diyelim ki bir okul başarısızlığı söz konusudur. Çocuk derslerinde başarısızdır; veya istenmeyen bir davranışı vardır. İlk iş olarak aile bu durumu incelemelidir. Çocuğun derslerinde neden başarısız olduğu niye böyle davrandığı üzerinde durmalıdır.
b) Teşhis: Olayı inceledikten sonra olayın seyri hakkında teşhis koyabilirler. Bu tıbbi veya psikiyatrik teşhis değildir. Çocukların o günkü durumlarıyla ilgili bir kanaattir.
c) Eylem Planı: Çocuğun bu durumdan kurtulabilmesi için aile kendi kendine bir eylem planı yapar. Çocukla ilgili tutum ve davranışlarını yeniden gözden geçirir veya kendi imkanları oranında başka bir çare düşünürler.
d) Planın Uygulanması: Burada eylem planı belli bir zaman diliminde uygulanır.
e) Değerlendirme: Elde edilen sonuçlar daha sonra değerlendirilir.
2. Sorun Çözmede Yetenek Arttırılması Prensibi: Bu prensibi uygulayabilmek için sorunun çözümüne yönelinmemeli, sorun sahibine yardım edilmeli, sorunun sahibi tarafından teşhisi sağlanmalı, sorun sahibinin kendine güveni arttırılmalıdır.
a) Sorunun Çözümüne Yönelinmemesi: Çocuğun sorunun onun adına ana-baba çözmemelidir. Doğru yol için nasihatler verilmemelidir. Sorun onun surunudur. Önemli olan onun kendi sorununu kendisinin çözebilmesidir. Çocuğun problemini çözebilmesi için ona çeşitli yollar gösterilir fakat kesin yol söylenmeyerek problemini kendisine çözdürmeye çalışılmalıdır. Çocuk problemini çözerse bunun mutluluğunu yaşar. Aksi halde çocuk bağımlı olur.
b) Sorun Sahibine Yardım Edilmeli: Bu yardım sorun sahibi sorununu çözene kadar sürdürülmelidir.
c) Sorunun Sahibi Tarafından Teşhisin Sağlanması: Önemli olan sorun sahibinin sorununu kendisinin anlaması ve kabul etmesidir. Çocuğun yaşı ve psiko-sosyal durumu buna uygun olmalıdır. Önce problemi bireyin görüp kavraması ve ondan kurtulmayı arzu etmesi gerekir.
d) Sorun Sahibinin Kendine Güveninin Artırılması: Sorun çözme yeteneğinin arttırılmasıdır. Sorun içerisinde olan kişinin kendine güven duygusu oldukça zayıflayabilir ve sorunun durumuna göre sıfıra kadar inebilir. Sorun sahibine yardım edilebilmesi için onun tanınması gerekir. Tanındıktan sonra kendisine güven duyabilmesi için başarılı yönleri kendine söylenebilir. Geçmişteki başarıları ona hatırlatılabilir.
3. Bir Örgüt Çerçevesinde Etkinlikte Bulunulması Prensibi: Çocuğun okuluyla, sosyal çevresiyle, dispanser, hastane, diğer uzmanlar, dernekler, vakıflar gibi ilgili kuruluşlar ve kişilerle işbirliği yapılarak hizmetlerin bütünleştirilmesidir.
4. İnsanın Tüm Olarak Ele Alınması Prensibi: Çocuğun tek yönü üzerinde odaklaşılmamalı, her insanın iyi olabileceği gibi hoş olmayan davranışlarının da olabileceği unutulmamalıdır. Geniş kapsamlı düşünülmelidir.
5. Sorun Sahibinin Çevrenin Bir Ürünü Olarak Ele Alınması Prensibi: Çocuk çevrenin bir ürünüdür. Ailesi, sosyal çevresi, arkadaşları, akrabaları, radyo, televizyon programlarından edindiği izlenimler, basılı yayının etkisi vb. çok önemlidir. Çocuğun arkadaş çevresinin, gerektiği hallerde okulunun değiştirilmesi akla getirilm