Bu kitap, Patates Baskı Ekibi tarafından tek kopya olarak, Beyazıt Devlet Kütüphanesi Görme Engelliler bölümünde kullanılmak üzere görmeyen okuyucuların yararlanabileceği hale dönüştürülmüştür.
Bu çalışma Patates Baskı'nın söz konusu kamu hizmetine destek sağlamak amacı ile gönüllü olarak yürüttüğü bir faaliyettir.
ÇAĞDAŞ DÜNYA YAZARLARI
1. basım: 1997
2. basım: 1998
ISBN 975-510-767-3
Editions Gallimard 1956 / Onk Ajans Ltd. Şti. / Can Yayınları Ltd. Şti. (1994)
Bu kitap, İstanbul'da Can Yayınları'nda dizildi, Özal Basımevinde basıldı. (1998)
Albert Camus VEBA
ROMAN
Fransızca aslından
çeviren NEDRET TANYOLAÇ ÖZTOKAT
CAN YAYINLARI LTD. ŞTİ.
Hayriye Caddesi. No. 2, 80060 Galatasaray, İstanbul Telefon: (0-212) 252 56 75 - 252 59 88 - 252 59 89 Fax: 252 72 33Özgün adı La Peşte
ALBERT CAMUS'NÜN
CAN YAYINLARI'NDAKİ
KİTAPLARI
BAŞKALDIRAN İNSAN / deneme DÜĞÜN ve BİR ALMAN DOSTA MEKTUPLAR / anlatı
İLK ADAM / roman
MUTLU ÖLÜM / roman •
SİSİFOS SÖYLENİ / deneme
SÜRGÜN VE KRALLIK / öyküler
TERSİ VE YÜZÜ / anlatı
VEBA / roman YABANCI / roman
YAZ / deneme YOLCULUK GÜNLÜKLERİ / izlenimler
Albert Camus, 1913 yılında Cezayir'de doğdu, babası işçiydi, annesinin okuma-yazması yoktu. Cezayir'de 1934 yılında evlendi. İki yıl sonra boşandı. Komünist parti üyesi oldu, ama 1937'de atıldı. İlk romanı Mutlu Ölüm, ancak ölümünden sonra yayımlandı. İlk gençlik yıllarında yakalandığı tüberküloz hiç peşini bırakmadı. Yayımlanan ilk romanı Tersi ve Yüzü'dür (1937). Arkadan peş peşe öteki romanları geldi. 1940 yılında Paris'e geldi. Gençlik yıllarında başladığı gazeteciliği hep sürdürdü. 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü aldı. 1960 yılında bir otomobil kazasında yaşamını yitirdi.
Bir hapsedilmişliği başka bir hapsedilmişlikle göstermek, gerçekte var olan herhangi birşey-le göstermek kadar mantığa uygundur.
Daniel de FoeBu güncenin konusunu oluşturan ilginç olaylar 194.'te Oran'da meydana geldi. Genel düşünceye göre biraz sıra dışı olduğundan bu olayların geçebileceği yer burası değildi, ilk bakışta Oran gerçekten de sıradan bir kent, Cezayir 'in Fransız ilinden başka bir şey değildi.
Kentin kendisi de, itiraf etmek gerekir, çirkindir. Dingin görünümlü bu kenti başka onca ticaret kentinden farklı kılan şeyin ne olduğunu ayırt etmek için biraz zaman gerekir. Örneğin, ne bir kanat çırpışın ne de bir yaprak hışırtısının duyulmadığı, güvercini olmayan, ağaçsız ve bahçesiz bir kent, tam anlamıyla yansız bir yer nasıl düşünülür? Mevsimlerin değişimi ancak göğe bakılarak anlaşılır. İlkbahar yalnızca havanın niteliğinin değişmesinden ya da sokak satıcılarının banliyölerden getirdikleri çiçek sepetleriy-le kendini duyurur; çarşı pazarda satılan bir ilkbahardır bu. Yazın, güneş fazla kuru evleri kavurur ve duvarları gri bir külle örter; o zaman artık kapalı kepenklerin gölgesinden başka yerde yaşanmaz. Sonbaharda, tersine çamur tufanı olur. Güzel günler yalnızca kışın olur.
Bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır. Bizim küçük kentimizde, iklimden belki de, bunların tümü bir arada yapılır, aynı tutkulu ve belirsiz havayla. Yani burada insanın canı sıkılır ve alışkanlıklar edinmeye özen gösterir. Burada yaşayanlar çok çalışırlar, ancak hep zengin olmak amacıyla değil. Özellikle ticarete ilgi duyarlar ve onların deyişiyle, önce iş yapmakla ilgilenirler. Doğal olarak basit keyiflerden de zevk alırlar; kadınlardan, sinemadan ve deniz banyolarından hoşlanırlar. Ancak, çok mantıklı olarak; bu zevklericumartesi akşamları ve pazar günlerine saklarlar, çünkü haftanın tüm öteki günlerinde çok para kazanmaya çalışırlar. Akşam, bürolarından çıktıklarında belli bir saatte karelerde buluşurlar, aynı bulvarda gezinti yaparlar ya da kendi balkonlarına çıkarlar. Daha genç olanların zevkleri şiddetli ve kısadır, oysa daha yaşlıların kötü huyları işkolik toplantıları, eş dost davetleri ve kğıt oynanan çevrelerle sınırlıdır.
Kuşkusuz bunun yalnız bizim kente özgü bir şey olmadığı ve sonuçta tüm çağdaşlarımız böyle olduğu söylenecektir. Kuşkusuz, bugün, insanların sabahtan akşama çalıştıkları, sonra da yaşamak için geri kalan zamanlarını kğıt oynayarak, kafelerde ve çene çalarak harcamayı yeğledikleri kadar doğal hiçbir şey yoktur. Ancak bazı kentler ve ülkeler vardır, orada insanlar arada sırada başka şeyden kuşku duyarlar. Genelde bu onların yaşamını değiştirmez. Yalnız kuşku ortaya çıkmıştır ve bu da her zaman bir kazançtır. Tersine, Oran kuşkuları olmayan bir kenttir, yani tümüyle modern bir kent. Buna bağlı olarak, bizim burada insanların birbirini nasıl sevdiklerini belirtmeye gerek yoktur. Erkekler ve kadınlar aşk edimi denen şeyde çabucak birbirlerini yutarlar ya da iki kişilik uzun bir alışkanlık geliştirirler. Bu uçlar arasında çoğunlukla bir orta nokta yoktur. Bu da özgün bir şey değil. Her yerde olduğu gibi Oran'da da zamansızlıktan ve düşünmemekten insanlar bilmeden birbirini sevmek zorundadır.
Kentimizde daha özgün olan burada ölmenin güçlüğüdür. Aslında güçlük doğru sözcük değil, rahatsızlık demek daha doğru olacak. Hasta olmak hoş bir şey değildir, ancak size hastalıkta destek olan kentler ve ülkeler vardır ve buralarda bir bakıma insan kendini bırakabilir. Bir hastanın şefkate gereksinimi vardır, bir şeye yaslanmaktan hoşlanır, çok doğaldır bu. Ancak Oran'da iklimin aşırılıkları, burada yürütülen işlerin önemi, dekorun belirsizliği, şafağın çabuk sökmesi ve zevklerin niteliği, her şey sağlıklı olmayı gerektirir. Bir hasta kendini yapayalnız buluverir.
10
Nüfusun tümünün telefonda ya da kafelerde poliçelerden, konşimentolardan ve indirimlerden söz ettiği aynı dakikalarda sıcaktan çıtırdayan yüzlerce duvarın ardında kapana kıstırılmış ölmek üzere olan birini düşünelim. Modern bile olsa ölümdeki rahatsızlık böyle, kurak bir yerde meydana geldiğinde anlaşılacaktır.
Bu birkaç bilgi belki kentimizle ilgili yeterli bir fikir verir. Hem sonra hiçbir şeyi abartmamak gerekir. Altı çizilmesi gereken, kentin ve yaşamın sıradan görünümüdür. İnsan alışkanlıklarını edindikten sonra günlerini kolay geçirir. Kentimiz tam da alışkanlıklar için uygun bir yer olduğuna göre burada bundan iyisi can sağlığı denebilir. Bu • açıdan bakınca, kuşkusuz yaşamın çok tutku verici olmadığı görülür. En azından bizde karmaşa nedir bilinmez. Ve bizim içten, sempatik ve hareketli nüfusumuz buraya yolu düşmüş kişilerde her zaman belli ölçüde saygı uyandırmıştır. Renkten, bitkiden ve ruhtan yoksun kentimiz sonunda dinlendirici bir yer gibi durmaya başladı, sonunda burada uyunuyor. Ancak kentin, mükemmel çizilmiş bir koyun önünde, çıplak bir yaylanın ortasında, ışıklı tepelerle çevrili eşsiz bir manzaraya iliştirilmiş olduğunu da eklemek yerinde olacaktır. Yalnızca bu koya sırtını çevirmiş olması ve bundan dolayı, insanın hep arayıp bulmak zorunda kaldığı denizi görmenin olanaksız olması üzücü olabilir.
O yılın ilkbaharında meydana gelen ve burada güncesini aktarmaya karar verdiğimiz ciddi olaylar dizisinin ilk göstergeleri olan —bunu sonradan anladık— olayları hiçbir biçimde kentlilerin düşünemeyeceğini, bu noktada herkes kolayca kabul edecektir. Bu olaylar kimilerine iyice doğal gelecektir, kimilerine de, tersine, inanılması güç. Ancak, her şey bir yana, bir vakanüvis bu çelişkileri göz önüne alamaz. Onun görevi yalnızca, "Şunlar meydana geldi," demektir, eğer bunların gerçekten de meydana geldiğini ve tüm bir halkın yaşamını ilgilendirdiğini biliyorsa ve böylece söylediklerinin doğruluğunu içtenlikle onaylayacak binlerce tanık varsa.
11Kaldı ki, kaderin cilvesiyle belli sayıda tanıklıkları derleme olanağı bulmasaydı ve anlattığını ileri sürdüğü şeylere ister istemez karışmasaydı, zamanla tanıyacağınız anlatıcı bu tür bir girişim içinde bir değerlendirmede bulunma sıfatını pek kazanamazdı. İşte ona bir tarihçi yapıtı ortaya koyma hakkı tanıyan da budur. Tabii ki, amatör de olsa, bir tarihçinin her zaman belgeleri vardır. Bu öykünün anlatıcısının da kendi belgeleri var: Öncelikle kendi tanıklığı, sonra başkalarının tanıklığı; bunun nedeni de rolü gereği, bu güncedeki tüm kişilerin anlattığını derlemek zorunda olmasıydı, son olarak da, sonunda eline geçen metinler. Uygun olduğu kanısına vardığında bunlardan dile-diğince yararlanmak istemektedir. Bir şey daha istemektedir... Ancak sıranın anlatıya gelmesi için belki de artık bu yorumları ve dilsel önlemleri bırakmanın zamanıdır. İlk günlerin anlatılması biraz özen istiyor.
12
16 Nisan sabahı Doktor Bernard Rieux muayenesinden çıktı ve sahanlığın ortasında ölü bir fareyle karşılaştı. O anda fazla önemsemeden hayvanı ayağıyla itti ve merdivenleri indi. Ancak sokağa geldiğinde, bu farenin olması gereken yerde olmadığı aklına geldi ve kapıcıya haber vermek üzere geri döndü. Yaşlı Mösyö Michel 'in tepkisi karşısında bu gördüğünün alışılmadık olduğunu daha iyi hissetti. Bu ölü farenin varlığı ona yalnızca tuhaf gelmişti, oysa kapıcı için bir rezaletti. Zaten bu sonuncunun tavrı kesindi: Apartmanda fare yoktu. Doktor boşu boşuna onu ilk katın sahanlığında muhtemelen ölü bir fare bulunduğuna inandırmaya çalıştı; Mösyö Michel'in kanısı biraz olsun değişmiyordu. Apartmanda fare yoktu, o zaman biri bunu dışarıdan getirmiş olmalıydı. Sözün kısası, bir şaka söz konusuydu.
Aynı akşam, Bernard Rieux koridorun iyice dibinde yalpalayan ve ıslak tüylü, büyük bir fare gördüğünde, apartmanın girişinde, dairesine çıkmadan önce, ayakta durmuş anahtarlarını arıyordu. Hayvan dengesini arıyormuş gibi durdu, küçük bir çığlıkla kendi çevresinde döndü ve aralanmış dudaklarından kan fışkırtarak sonunda devrildi. Doktor bir süre onu izledi ve dairesine çıktı.
Düşündüğü fare değildi. Bu fışkıran kan, onu kafasını kurcalayan konuya döndürüyordu. Bir yıldır hasta olan karısı ertesi gün dağda bir dinlenme yerine gidecekti. Ona tembih ettiği üzere, karısını odalarında yatıyor buldu. Böylece karısı yol yorgunluğuna hazırlanıyordu. Gülümsüyordu.
— Kendimi çok iyi hissediyorum, dedi.
13Başucu lambasının ışığında doktor yüzünü ona çevirmiş bakıyordu. Rieux için otuz yaşındaki bu yüz, hastalığın izlerine karşın hep gençlik yüzüydü, belki de geri kalan her şeyi alt eden şu gülümseme yüzünden.
— Uyuyabilirsen uyu, dedi Rieux. Hastabakıcı saat on birde gelecek ve sizi öğle trenine götüreceğim.
Hafifçe nemlenmiş bir alnı öptü. Gülümseyiş kapıya kadar ona eşlik etti.
Ertesi gün, 17 Nisan saat sekizde kapıcı geçerken doktoru durdurdu ve koridorun ortasına üç ölü fare koyarak bu soğuk şakayı yapanlara suçu yükledi. Onları büyük kapanlarla yakalamış olmalılardı, çünkü hayvanlar kan içindeydi. Kapıcı fareleri ayaklarından tutarak, suçluların bu acı alay karşısında kendilerini ele vermeleri beklentisiyle bir süre kapının önünde beklemişti. Ama hiçbir şey olmamıştı.
— Ah şu insanlar! diyordu Mösyö Michel, sonunda elime geçireceğim onları.
Kafası karışan Rieux, ziyaretlerine müşterileri arasında en yoksulların oturduğu dış semtlerden başlamaya karar verdi. Oralarda çöp toplama işi çok daha geç saatlerde yapılıyordu ve bu semtin dar ve tozlu yolları boyunca ilerleyen araba kaldırım kenarlarına bırakılmış çöp kutularına değip geçiyordu. Böyle ilerlediği bir yolda sebze artıkları ve kirli paçavraların üzerine atılmış bir düzine kadar fare saydı.
İlk hastasını yatakta buldu, hem yatak odası hem de yemek odası olarak kullanılan oda sokağa bakıyordu. Sert ve yıpranmış yüzlü, yaşlı bir Ispanyoldu. Önünde, örtünün üzerinde bezelye dolu iki tencere duruyordu. Doktorun içeri girdiği sırada yatağında yarı doğrulmuş yaşlı astımlı öksürüğünü yeniden yakalamak için kendini geriye atıyordu. Karısı bir leğen getirdi.
— Ee doktor ortaya çıkıyorlar, gördünüz mü? dedi iğne sırasında.
— Evet, dedi kadın, komşu üç tane bulmuş. 14
Yaşlı adam ellerini ovuşturuyordu.
— Ortaya çıkıyorlar, bütün çöp tenekelerinde görüyoruz, açlıktan bu!
Çok geçmeden Rieux burada oturan herkesin fareleri konuştuğunu saptamakta güçlük çekmedi. Ziyaretleri bitince evine döndü.
— Yukarıda, size bir telgraf var, dedi Mösyö Michel. Doktor ona yeni fareler görüp görmediğini sordu.
— Yo hayır, dedi kapıcı, kapıyı gözetliyorum, anlarsınız. O domuzlar da göze alamıyorlar.
Telgraf Rieux'ye annesinin ertesi gün geleceğini bildiriyordu. Hastanın yokluğunda oğlunun eviyle ilgilenmeye geliyordu. Doktor evine girdiğinde hastabakıcı gelmişti. Rieux, tayyör giymiş, yüzünü boyayla renklendirmiş, ayakta duran karısını gördü. Ona gülümsedi:
— İyi, dedi, çok iyi.
Bu süre sonra garda onları yataklı vagona yerleştiriyordu. Karısı kompartımana bakıyordu.
— Bizim için fazla pahalı değil mi?
— Gerekli bu, dedi Rieux.
— Nedir şu fare hikyesi?
— Bilmiyorum. Tuhaf, ama geçecek.
Sonra karısına çabuk çabuk ondan özür dilediğini, onunla daha yakından ilgilenmesi gerektiğini ve onu çok ihmal ettiğini söyledi. Karısı susmasını istediğini belli edercesine başını sallıyordu. Ama Rieux ekledi:
— Geri döndüğünde her şey daha iyi olacak. Yeniden başlayacağız.
— Evet, dedi gözleri parlayarak, yeniden başlayacağız.
Bir süre sonra kocasına sırtım dönüyor ve camdan bakıyordu. Peronda insanlar aceleyle koşturuyor ve birbirlerine çarpıyorlardı. Lokomotifin tıslayan sesi onlara kadar geliyordu. Karısını adıyla çağırdı, kadın başını çevirdiğinde yüzünün gözyaşlarıyla ıslanmış olduğunu gördü.
— Hayır, dedi yumuşaklıkla.
15Gözyaşlarının ardından biraz buruk, gülümsemesi belirdi. Derin bir soluk aldı:
— Haydi git, her şey iyi olacak.
Karısına sıkı sıkı sarıldı ve şimdi peronun üzerinde, camın öte yanında artık yalnızca, onun gülümsemesini görüyordu.
— Rica ediyorum, kendine iyi bak, dedi karısına. Ama o duyamıyordu.
Çıkışın yakınında, peronda Rieux, oğlunu elinden tutmuş, sorgu yargıcı Mösyö Othon'u burun buruna geldi. Doktor ona yolculuğa çıkıp çıkmadığını sordu. Biraz eskilerin sosyete adamı dedikleri insanları, biraz da ölü taşıyıcılarını andıran, uzun ve siyah bir adam olan Mösyö Othon sevimli bir sesle ancak kısaca yanıtladı:
— Benim aileme saygılarını sunmaya giden Madam Othon'u bekliyorum.
Lokomotifin düdüğü öttü.
— Fareler... dedi yargıç.
Rieux trenin yönüne doğru bir hamle yaptı, ama yeniden çıkış tarafına döndü.
— Evet, dedi, önemli değil.
Bu anla ilgili tek aklında kalan, kollarının altında ölü farelerle dolu bir kasa taşıyan bir görevlinin geçtiğiydi.
Aynı gün öğleden sonra, Rieux muayeneye başlarken, gazeteci olduğu ve sabah geldiği söylenen genç bir adamı kabul etti. Adı Raymond Rambert'di. Kısa boylu, kalın omuzlu, kararlı yüzlü, açık ve zeki gözleri olan Ram-bert'in sırtında spor giysiler vardı ve keyfi yerinde gibiydi. Doğrudan konuya girdi. Paris'teki büyük bir gazete adına Arapların yaşam koşullarını araştırıyordu ve onların sağlık durumlarıyla ilgili bilgiler istiyordu. Rieux bu durumun iyi olmadığını söyledi. Ancak fazla ileri gitmeden önce, gazetecinin doğruyu söyleyip söyleyemeyeceğini bilmek, öğrenmek istiyordu.
— Tabii, dedi beriki.
16
— Şunu demek istiyorum: Tam bir eleştiri getirebilir misiniz?
— Tam değil, bunu açıkça belirtmeliyiz. Ancak sanıyorum böyle bir eleştiri dayanaktan yoksun olurdu.
Rieux yumuşak bir tonla gerçekten de böyle bir eleştirinin dayanaktan yoksun olacağını, ancak Rambert'in tanıklığının eksiksiz olup olamayacağını yalnızca bilmek istediğini söyledi.
- Ben tam olmayan tanıklık dışında bir şey kabul etmem. Böylece sizin tanıklığınızı da kendi bilgilerimle desteklemeyeceğim.
— Bu Saint-Just'ün dili, dedi gazeteci gülümseyerek. Rieux ses tonunu yükseltmeden o konuda hiçbir şey
bilmediğini, bunun yaşadığı dünyadan bıkmış, ancak yine de benzerleriyle aynı zevklere sahip olan ve kendi adına haksızlık ve ödünleri reddetmeye kararlı bir insanın dili olduğunu söyledi. Rambert, boynu omuzlarına gömülmüş, doktora bakıyordu.
— Sizi anladığımı sanıyorum, dedi sonunda ayağa kalkarak.
Doktor onunla kapıya doğru yürüdü:
— Olayları bu şekilde ele aldığınızdan ötürü size teşekkür ederim.
Rambert sabırsızlanıyor gibiydi:
— Evet, anlıyorum dedi, sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim.
Doktor onun elini sıktı ve şu sıralar kentte bulunan ölü farelerin miktarıyla ilgili ilginç bir röportaj yapılabileceğini söyledi.
— Evet, beni ilgilendirir bu, dedi coşkuyla Rambert. Saat on yedide yeni ziyaretler için evden çıkarken doktor merdivenlerde hantal yapılı, kalın kaşlarla belirginleşmiş geniş ve çökmüş yüzlü, henüz genç bir adamla karşılaştı. Apartmanının en üst katında oturan İspanyol dansçılarda birkaç kez ona rastlamıştı. Jean Tarrou ayaklarının dibinde, bir basamağın üzerinde can çekişmekte olan bir farenin
Veba
17/2son çırpınışlarını izleyerek büyük bir dikkatle sigara içiyordu. Doktora gri gözlerinin de biraz desteklediği sakin bir bakış yöneltti, ona merhaba dedi ve farelerin ortaya çıkışının ilginç bir şey olduğunu söyledi.
- Evet, dedi Rieux, ancak rahatsız etmeye başladı.
- Bir anlamda öyle doktor yalnızca bir anlamda. Hiç bunun gibi bir şey görmedik, işte hepsi bu. Ancak bunu ilginç buluyorum, evet, olumlu anlamda ilginç.
Tarrou elleriyle saçlarını geriye attı ve artık hareketsiz olan fareye yeniden baktı, sonra Rieux'ye gülümsedi:
— Ama doktor, sonuçta bu asıl kapıcının işi.
Zaten doktor da, kapıcıyı, o her zamanki kanlı canlı yüzünde bir bıkkınlık ifadesiyle, girişin yanında duvara sırtını dayamış, kapının önünde buldu.
Kendisine yeni buluntuyu bildiren Rieux'ye:
- Evet, biliyorum, dedi yaşlı Michel, şimdi ikişer üçer ele geçiyorlar. Ama öteki evlerde de aynı şey oluyor.
Bitkin ve düşünceli duruyordu. Durmadan boynunu ovuşturuyordu. Rieux ona iyi olup olmadığını sordu. Tabii ki kapıcı ona iyi olmadığını söyleyemiyordu. Yalnız, rahatsızlık duyuyordu. Ona göre, bu moral işiydi. Bu fareler ona bir darbe indirmişti ve ortadan kaybolduklarında her şey çok daha iyi olacaktı.
Ancak ertesi sabah, 18 Nisan'da, annesini gardan getiren doktor Mösyö Michel'i daha çökmüş bir suratla buldu: Mahzenden tavan arasına on kadar fare merdivenlerde yatıyordu. Komşu evlerin çöp tenekeleri de bunlarla doluydu. Doktorun annesi haberi şaşkınlık duymadan öğrendi.
— Olur böyle şeyler.
Gümüş rengi saçlı, kara gözlü ve yumuşak bakışlı bir kadındı.
— Seni görmekten mutluyum Bernard, diyordu. Fareler buna karşı hiçbir şey yapamaz.
Rieux onaylıyordu; onun yanında her şey her zaman kolay gözüküyordu.
18
Öte yandan Rieux, müdürünü tanıdığı, belediyenin fareyle mücadele birimine telefon etti. Açık havada ölmeye gelen çok sayıdaki şu farelerden söz edildiğim duymuş muydu? Müdür Mercier bundan söz edildiğini duymuştu, hatta rıhtımların çok uzağında olmayan kendi servisinde bile elli tane kadar fare bulunmuştu.Yine de bunun ciddi bir şey olup olmadığını düşünüyordu. Rieux bunu belirleyemezdi, ancak fareyle mücadele biriminin müdahale etmesinin gerektiğini düşünüyordu.
- Evet, dedi Mercier, bir emirle. Eğer bunun gerçekten gerekli olduğuna inanıyorsan bir emir çıkarmaya çalışabilirim.
— Her zaman için gereklidir, dedi Rieux.
Temizlikçi kadın ona, kocasının çalıştığı fabrikada yüzlerce ölü fare toplanmış olduğunu bildiriyordu.
Kentliler işte aşağı yukarı bu dönemde kaygılanmaya başladılar. Gerçekten 18'inden itibaren fabrika ve antrepolar yüzlerce fare cesediyle dolup taştı. Bazı durumlarda farelerin uzun uzun can çekişmesine son vermek gerekti. Ancak, dış semtlerden kentin merkezine kadar, Doktor Rieux'nün geçebildiği her yerde, kentlilerin toplandığı her yerde, fareler ya çöp kutularında yığılmış bir halde ya da akan sularda sıra sıra bekliyorlardı. Gazetelerin akşam baskısı hemen o günden başlayarak olaya el koydu; belediyenin harekete geçmeyi düşünüp düşünmediğini ve bu iğrenç istiladan kentlileri korumak için hangi acil önlemleri tasarladığını sordu. Belediye hiçbir şey düşünmemiş, kesinlikle hiçbir şeyi de tasarlamamıştı, ancak kurulda durumu görüşmek üzere toplantılara başladı. Her sabah, şafakta ölü farelerin toplanması için farelerle mücadele birimine emir verildi. Toplama işi bittiğinde birimin iki arabası onları yakmak üzere çöp yakma merkezine götürecekti.
Ancak sonraki günlerde durum ciddileşti. Toplanan kemirgenlerin sayısı katlanarak artıyor ve her sabah toplanan fareler giderek çoğalıyordu. Dördüncü günden başlayarak fareler ölmek için toplu halde ortaya çıkmaya başla-
19dılar. Çatı katlarından, bodrumlardan, mahzenlerden, lağımlardan uzun sıralar halinde sendeleyen öbekler, gün ışığında titreşmek, kendi çevrelerinde dönüp insanların yakınında ölmek üzere ortaya çıkıyorlardı. Gece dar geçitlerde ya da ara sokaklarda küçük can çekişme çığlıkları rahatlıkla duyuluyordu. Sabah kenar mahallelerde dere boyunca uzanmış olarak bulunuyorlardı; sivri burunlarında küçük bir kan çiçeği, bazıları şişmiş ve kokuşmuş, bazıları da katılaşmış ve bıyıkları hl sert. Kentin içinde de, sahanlıklarda ya da avlularda küçük yığınlar halinde onlarla karşılaşılıyordu. Bazen de idare binalarının salonlarında, okul avlularında, kafelerin teraslarında tek başlarına ölmeye geldikleri oluyordu. Şaşkına dönmüş yurttaşlarımız onları kentin en yoğun bölgelerinde buluyorlardı. Place d'Armes, anacadde-ler, Front-de-Mer'in gezi yolu zaman zaman kirleniyordu. Şafakta ölü hayvanlardan arındırılan kent, gün içinde yavaş yavaş giderek artan sayıda onlarla yeniden karşılaşıyordu. Kaldırımlarda akşam gezintisi yapan birçok kişinin, ayağının altında yeni can vermiş bir cesedin yumuşak kütlesini hissettiği de oluyordu. Üzerinde evlerimizin dikildiği toprağın kendisi şimdiye kadar derinlerinde için için kaynayan çıban ve kanlı irinlerin artık yüzeye çıkmasına göz yumuyordu adeta. Tıpkı sağlığı yerinde bir insanın beynine kan hücum etmesi gibi, o zamana kadar öylesine dingin yaşamış ve birkaç günde allak bullak olan küçük kentimizin geçirdiği o şaşkınlığı düşünün yalnızca .
İşler öyle ileri gitti ki, Ransdoc Ajansı Renseigne-ment gayri resmi haberleri verdiği radyo yayınında yalnızca 25 Nisan günü altı bin iki yüz otuz bir farenin toplandığını ve yakıldığını bildirdi. Kentin gündelik görüntüsüne ilişkin kesin bir fikir veren bu sayı kargaşayı artırdı.
0 zamana kadar yalnızca tiksinti veren bir olaydan yakı-mlmıştı. Şimdiyse, henüz ne boyutlarının belirlenebildiği, ne de kaynağının anlaşılabildiği bu olgunun tehdit edici bir yanı olduğunun farkına varılıyordu. Yalnız yaşlı İspan-
1 Renseignement: Bilgi; document: belge. (Fr.) (Çev.)
20
yol ellerini ovuşturmayı sürdürüyor ve yaşlılara özgü bir neşeyle, "Çıkıyorlar, çıkıyorlar!" diye yineliyordu. Öte yandan 28 Nisan'da Ransdoc yaklaşık sekiz bin farenin toplandığını bildiriyordu ve kentte endişe doruğa ulaşıyordu. Kökten önlemler isteniyor, yetkililer suçlanıyor ve deniz kıyısında evi olanlar oralara çekilmekten söz ediyordu. Ancak , ertesi sabah ajans olayın ansızın durduğunu ve fareyle mücadele biriminin yalnızca önemsiz miktarda ölü fare topladığını bildirdi.
Oysa aynı gün, öğle saatinde, Doktor Rieux apartmanının önünde arabasını park ederken yolun kenarında, başı öne eğilmiş, kollarıyla bacakları ayrık, bir kukla gibi güçlükle yürüyen kapıcıyı fark etti. Yaşlı adam bir rahibin koluna tutunuyordu; doktor rahibi tanıdı. Birkaç kez gittiği ve kentimizde din konusuna ilgi duymayanların bile büyük bir saygı gösterdiği, çok okumuş ve militan bir cizvit olan Rahip Paneloux'yclu bu. Onları bekledi. Yaşlı Mic-hel'in gözleri parlıyordu ve soluğu ıslık ıslık çıkıyordu. Kendini iyi hissetmemiş ve hava almaya çıkmıştı. Ancak boynunda, koltuk altlarında ve kasıklarındaki şiddetli ağrılar onun eve geri dönmesini ve Rahip Paneloux'nun yardımını istemesini zorunlu kılmıştı.
— Şişlikler yüzünden, dedi. Biraz uğraşmak zorunda kaldım.
Doktor, bir kolu apartman kapısının dışında, Mic-hel'in ona uzattığı boynun alt tarafında parmağını gezdirdi; bir sertlik oluşmuştu.
- Yatın ve ateşinizi ölçün, sizi bu akşamüstü görmeye geleceğim.
Kapıcı gittikten sonra Rieux, Rahip Paneloux'ya şu fare hikayesiyle ilgili ne düşündüğünü sordu:
— Evet, dedi rahip, bu bir salgın olmalı dedi ve yuvarlak gözlüklerinin ardından gözleriyle gülümsedi.
Yemekten sonra, telefon sesi duyulduğunda, Rieux sağlık evine karısının geldiğini haber veren telgrafı okuyordu. Onu arayan, belediyede memur, eski müşterilerin-
21den birisiydi. Uzun süre aort daralmasından sıkıntı çekmişti ve yoksul olduğundan Rieux onu para almadan tedavi etmişti.
— Evet, diyordu, beni anımsarsınız. Ama başka birisi için arıyorum. Çabuk gelin, komşuma birşeyler oldu.
Sesi soluk soluğaydı. Rieux'nün aklına kapıcı geldi ve hemen onu görmeye karar verdi. Birkaç dakika sonra, dış mahallelerden Faidherbe sokağında alçak bir evin kapısından giriyordu. Islak ve pis kokulu merdivenin ortasında kendisini karşılamaya inen memur Joseph Grand'la karşılaştı. Sarı bıyıklı, uzun ve kamburlaşmış, dar omuzlu, kolları bacakları zayıf, kırk elli yaşlarında bir adamdı.
— Durumu daha iyi, dedi Rieux'ye doğru gelirken, ancak ölüyor sandım.
Burnunu siliyordu. İkinci ve son katta, sol kapının üzerinde Rieux kırmızı tebeşirle 'Girin, kendimi astım' yazısını okudu.
İçeri girdiler. Devrilmiş bir sandalyeyle, bir köşeye itilmiş masanın üzerinde bir ip asılıydı. Ama boşlukta sallanıyordu.
— Onu zamanında ipten indirdim, dedi Grand, en basit dille konuşsa da hep sözcükleri arıyor gibiydi. Tam o sırada evden çıkıyordum ve bir gürültü duydum. Yazıyı görünce, nasıl desem, bir oyun sandım. Ama tuhaf, hatta diyebilirim ki, belli belirsiz bir inilti duydum.
Kafasını kaşıyordu:
— Bence, acı veren bir işlem olmalı bu. Tabii ki içeri girdim.
Bir kapıyı itmişlerdi ve aydınlık ancak yoksul biçimde döşenmiş bir odanın eşiğinde duruyorlardı. Ufak tefek, tombulca bir adam bakır karyolada yatıyordu. Derin derin soluk alıyor ve kanlanmış gözleriyle onlara bakıyordu. Doktor durdu. Soluk alıp verişlerin arasında küçük fare çığlıkları duyuyor gibiydi. Ancak kıyıda köşede hiçbir şey kımıldamıyordu. Rieux yatağa doğru gitti. Adam çok yüksekten düşmemişti, çok fazla sert biçimde de düşmemişti,
22
omurgaları dayanmıştı. Tabii ki biraz soluğu kesilmişti. Röntgen gerekiyordu. Doktor bir kfuryağı iğnesi yaptı ve birkaç gün içinde her şeyin düzeleceğini söyledi.
- Teşekkür ederim doktor, dedi adam boğuk bir sesle.
Rieux, Grand'a komiserliğe haber verip vermediğini sordu, memurun yüzü şaşkın bir ifadeye büründü.
- Hayır, dedi, hayır. Düşündüm ki en çabuk ...
— Tabii, diye sözünü kesti Rieux, o işi ben yaparım. Ancak o sırada hasta yatakta kımıldandı ve iyi olduğunu, buna gerek kalmadığını söyleyerek doğruldu.
— Sakin olun, dedi Rieux. Bu bir iş değil, inanın bana, benim durumu bildirmem gerek.
- Hay Allah! dedi öteki.
Ve kendini geriye atarak sessiz sessiz ağlamaya başladı. Bir süredir, bıyıklarını sıvazlayan Grand ona yaklaştı.
- Haydi Mösyö Cottard, dedi. Anlamaya çalışın. Doktorun sorumlu olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, ya bir daha içinizden buna yapmak geçerse...
Ancak Cottard gözyaşları arasında bunu bir daha yapmayacağını, bunun yalnızca bir çılgınlık nı olduğunu ve kendisini yalnızca sakin bırakmalarını istediğini söyledi. Rieux bir reçete yazıyordu.
— Anlaşıldı, dedi. Bunu bırakalım, iki ya da üç gün sonra gene geleceğim. Ama bir budalalık yapmayın.
Sahanlıkta Grand'a yetkililere durumu bildirmek zorunda olduğunu, ancak komiserlikten iki günden önce bir soruşturma yapmamalarını isteyeceğini söyledi.
— Bu gece onun yanında kalmak gerek. Ailesi var mı? - Tanımıyorum. Ama ben kalabilirim. Başını sallıyordu.
— Bakın aslında onu da tanıdığımı söyleyemem. Ancak tabii ki yardımlaşmak gerek.
Apartmanın koridorlarında Rieux bilinçsizce köşelere bakıyordu, Grand'a mahallesinde farelerin tam olarak ortadan kalkıp kalkmadığını sordu. Memur bu konuda hiç-
23bir şey bilmiyordu. Aslında ona bu hikyeden söz etmişlerdi, ancak mahalle dedikodusunu pek önemsemiyordu.
— Benim başka kaygılarım var, dedi.
Rieux onun elini sıkmıştı bile. Karısına mektup yazmadan önce kapıcıyı görmek için acele ediyordu.
Akşam gazetesi satan sokak satıcıları fare istilasının durduğunu bildiriyorlardı. Ancak Rieux, hastasını, beline kadar yatağından sarkmış, bir eh karnında, öteki eli boynunun çevresinde, bir çöp kovasına öğüre öğüre pembemsi bir safra kusarken buldu. Kapıcı uzun çabalardan sonra soluğu kesilmiş bir durumda yeniden yattı. Ateşi otuz dokuzdu; boyundaki yumrular ve elleriyle ayakları şişmişti, böğründe iki büyük siyah leke genişliyordu. Şimdi içindeki bir acıdan söz ediyordu.
— Yanıyor, diyordu, şuradaki domuz yakıyor beni. Kurum rengindeki ağzı sözcükleri doğru dürüst söyle-
yememesine neden oluyordu, baş ağrısından yaşaran, dışarı fırlamış gözlerini doktora çeviriyordu. Karısı sessiz duran Rieux'ye endişeyle bakıyordu.
— Doktor, diyordu, nedir bu?
— Her şey olabilir. Ancak elimizde henüz kesin bir şey yok. Bu akşama kadar perhiz ve ishal ilacı. Bol bol su içsin.
Kapıcı da susuzluktan kavruluyordu. Evine döndüğünde Rieux kentin en önemli doktorlarından biri olan meslektaşı Richard'a telefon ediyordu.
— Hayır, diyordu Richard, olağanüstü hiçbir şey görmedim.
— Bölgesel iltihaplı ateş yok mu?
— A evet, çok iltihaplanmış yumrulu iki vaka.
— Anormalin dışında bir iltihaplanma mı?
— Eh, dedi Richard, normali, bilirsiniz...
Durum ne olursa olsun, akşam kapıcı sayıklıyordu ve ateşi kırka vurduğunda farelerden yakınıyordu. Rieux olgunlaşmış bir çıbanı yarmayı denedi. Terebentinin yakmasının etkisiyle kapıcı bağırdı: 'Ah! Domuzlar!'
24
Yumrular daha da şişmişti, dokununca sert ve pütürlü oldukları hissediliyordu. Kapıcının karısı şaşkına dönmüştü.
- Başında nöbet tutun, dedi doktor ve gerekirse beni çağırın.
Ertesi gün, 30 Nisan'da, ılık bir meltem, mavi ve rutubetli gökyüzünde esiyordu. En uzak banliyölerden çiçek kokusu getiriyordu. Sokaklardaki sabah gürültüleri her zamankine oranla daha canlı, daha neşeli gibiydi. Hafta boyunca içinde yaşadığı o sessiz kaygıdan kurtulan küçük kentimizde o gün bir yeniden doğuş günüydü. Karısından gelen bir mektupla içi rahatlayan Rieux de hafiflik duygusuyla kapıcının dairesine indi. Ve gerçekten de sabah ateş otuz sekize düşmüştü. Zayıf düşmüş hasta yatağında gülümsüyordu.
— Durum daha iyi, değil mi doktor? dedi karısı.
— Bekleyelim daha.
Ancak öğlen, ateş birden kırk dereceye çıkmıştı, hasta durmadan sayıklıyordu ve kusmalar yeniden başlamıştı. Boyundaki yumrular dokununca acıyordu ve kapıcı başını bedeninden olabildiğince uzak tutmaya çalışmak istiyor gibiydi. Karısı yatağın ayakucuna oturmuş, elleri battaniyenin üzerinde, hafifçe hastanın ayaklarını tutuyordu. Rieux' ye bakıyordu.
— Dinleyin, dedi Rieux, onu tecrit etmek ve özel bir tedavi denemek gerek. Hastaneyi arayayım, onu ambulansla götüreceğiz.
İki saat sonra ambulansta doktor ve kadın, hastanın üzerine eğiliyorlardı. Yaraların yol açtığı mantarlarla kaplı ağzından sözcük kırıntıları dökülüyordu: 'Fareler!' diyordu. Balmumunu andıran dudakları, kurşun gibi ağırlaşmış gözkapakları, kesik kesik ve kısa solukları, yeşil suratı ile yumrularla canı yanan kapıcı, küçük yatağı kendi üzerine kapamak istiyormuş ya da yerin dibinden gelen bir şey durmadan onu çağırıyormuş gibi küçük yatağa yerleşmiş,
25görünmez bir ağırlığın altında boğuluyordu. Kana ağl
- Hiç mi umut yok doktor?
- Öldü, dedi Rieux.
lı-
26
Kapıcının ölümü, şaşırtıcı işaretlerle dolu bu dönemin sonu ve ilk zamanlardaki şaşkınlığın yavaş yavaş paniğe dönüştüğü, göreceli olarak daha güç bir başka dönemin başlangıcını gösteriyordu denilebilir. Bundan böyle yurttaşlarımız bir şeyin farkına varıyorlardı, küçük kentimizin, farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceğini asla düşünmemişlerdi. Bu açıdan, sonuçta bir yanılgı içindeydiler ve düşünceleri yeniden gözden geçirilmeliydi. Olay bununla sınırlı kalsa bile alışkanlıklar üstün gelecekti kuşkusuz. Ama kentliler arasından, yoksul ya da kapıcı olmayan bazı kişiler de, Mösyö Michel'in öncülük ettiği o yola girmek zorunda kaldı. İşte o andan itibaren korku ve korkuya eşlik eden bir düşünmedir başladı.
Öte yandan bu yeni olayların ayrıntısına girmeden önce, anlatıcı az önce anlatılan dönemle ilgili bir başka tanığın düşüncelerine de yer vermenin yararlı olduğuna inanıyor. Bu anlatının başında karşılaşmış olduğumuz Jean Tarrou birkaç hafta önce Oran'a yerleşmişti ve o zamandan beri merkezde büyük bir otelde oturuyordu. Görünüşte kendi geliriyle yaşayabilecek denli rahat koşullar içinde olduğu anlaşılıyordu. Ancak, kentlilerin yavaş yavaş ona alışmasına karşın, kimse ne onun nereden geldiğini, ne de niçin burada olduğunu biliyordu. Onunla halka açık her yerde karşılaşılıyordu. İlkbahar daha başlarken sık sık kumsallarda görülmüştü; çoğunlukla yüzüyor ve açıkça bir keyif aldığı belli oluyordu. İyi yürekli, basit, her zaman güler yüzlü olan bu adam, kendini köle gibi kaptırmadan tüm normal zevklerle dost gibiydi. Aslında onda gördüğümüz tek alışkanlık kentimizde oldukça çok sayıda-
27ki İspanyol dansçıları ve çalgıcılarını düzenli olarak ziyaret etmesiydi.
Öte yandan onun not defterleri de bu güç dönemle ilgili bir belge oluşturuyordu. Ancak anlamsızlıktan yana olması istenmiş gibi özel bir belgeydi bu. İlk bakışta, Tar-rou'nun nesneleri ve insanları dar açıdan incelemeye çalıştığı samlabilirdi. Bu genel karışıklık içinde tarihi olmayan şeylerin tarihçisi olmaya çalışıyordu özetle. Kuşkusuz bu yanlılığı bizi üzebilir ve notlarındaki duygusuzluk eleştirilebilir. Ancak yine de bu not defterleri bu dönemin bir belgesi olarak, kendi açılarından bir önemi olan ikincil nitelikli bir yığın ayrıntı sunabilir; bu ayrıntıların tuhaflığı da onları yazan ilginç kişilikle ilgili çok çabuk bir yargıya varmayı engelleyebilir.
Jean Tarrou'nun ilk notları onun Oran'a geldiği tarihte yazılmış. Daha başından, kendi başına böylesine çirkin bir kentte bulunmanın getirdiği tuhaf bir memnuniyeti yansıtıyor. Belediye binasını süsleyen iki bronz aslanın ayrıntılı betimlemesi, ağaç yokluğu, sevimsiz evler ve kentin saçma sapan planı üzerine olumlu düşünceler notlarda yer alıyor. Tarrou bunlara tramvaylarda ve yollarda duyduğu söyleşileri de yorum yapmadan ekliyor; ancak biraz ileride, Camps adında birinin hakkındaki söyleşiyle ilgili bir yorum vardı. Tarrou iki tramvay biletçisinin konuşmasına tanık olmuştu:
— Camps'ı tanıdın değil mi?
— Camps mı? Uzun boylu, siyah bıyıklı mı?
— Hah, işte o! Demiryollarında makasçıydı.
— Evet, tabii.
— Eee, öldü mü?
— Yaa ne sandın?
— Şu fare hikyesinden sonra. - Hay Allah? Nesi vardı?
— Bilmiyorum, ateşi vardı. Sonra zayıftı. Kolunun altında iltihaplar oldu. Dayanamadı.
— Halbuki herkes gibiydi o da.
28
— Hayır, göğsü zayıftı ve Orpheon'da çalıyordu. Bir boruyu sürekli üflemek, yıpratır adamı.
— Ama, diye sözü bitirdi ikinci adam, insan hastayken boruları üflememeli.
Bu bilgilerin ardından Tarrou, Camps'ın kendi yararına açıkça karşı gelerek niçin Orpheon'a girdiğini ve onu pazar günü yapılan geçit törenleri için yaşamını tehlikeye atmaya yönelten derin nedenlerin neler olduğunu kendi kendine soruyordu.
Sonra Tarrou penceresinin karşısına gelen balkonda sık sık geçen bir sahneden olumlu yönde etkilenmiş gibiydi. Gerçekte odası duvarların gölgesinde kedilerin uyuduğu küçük bir sokağa enlemesine bakıyordu. Ancak her gün, öğle yemeğinden sonra, tüm kentin sıcakta uyukladı-ğı saatlerde sokağın öteki tarafında yaşlı bir adamcağız bir balkonda beliriyordu. Beyaz ve taranmış saçları, asker kesimli giysilerinin içinde dimdik ve ciddi, aynı zamanda hem mesafeli hem de tatlı bir sesle kedileri bir 'pisi pisi'yle çağırıyordu. Kediler rahatlarını bozmadan, uykudan so-luklaşmış gözlerini yukarı çeviriyorlardı. Adam sokağın ve hayvanların tepesinde küçük kğıt parçaları yırtıyordu, dikkatleri bu beyaz kelebek yağmuruna çekilen kediler son kğıt parçalarına doğru tereddüt içinde ayaklarını uzatarak yolun ortasına doğru ilerliyorlardı. O zaman yaşlı adamcağız kuvvetli ve belirgin biçimde kedilerin üzerine tükürüyordu. Tükürüklerden biri amacına ulaşırsa gülüyordu.
Son olarak Tarrou, görünümü, canlılığı, hatta zevkleri ticaretin gereklilikleri doğrultusunda gelişmiş bu kentin ticaret kokan havasından kesin olarak hoşlanmış gibiydi. Bu özellik (not defterinde kullanılan terim bu) Tarrou'nun onayını alıyordu ve hatta övgü dolu gözlemlerinden birisi şu ünlemle son buluyordu: 'Sonunda!' O tarihte yolcu notlarının öznel bir nitelik kazandığı tek bölüm işte bura-sıydı. Şu var ki, bunların anlamını ve ciddiliğini değerlendirmek güç. Örneğin otel muhasebecisinin bir ölü fare bul-
29masının hesaplarda bir yanlış yapmasına yol açtığını anlattıktan sonra Tarrou her zamankinden daha zor okunur bir yazıyla şunu eklemişti: 'Soru: Zamanını yitirmemek için ne yapmalı? Yanıt: Onu alabildiğine duyumsamak. Yöntem: Bir dişçinin bekleme odasında rahatsız bir koltukta gün geçirmek, pazar öğleden sonrasını balkonda yaşamak, anlamadığımız bir dilde konferanslar dinlemek, ayakta yolculuk etmek için en uygun olmayan ve en uzun demiryolu güzerghını seçmek, tiyatro gişesi önünde kuyruğa girmek ve bilet almamak, vb.' Ancak dil ya da düşünce boyutundaki bu sapmaların hemen ardından not defterleri, sepeti andıran biçimleri, belirsiz renkleri, alışılmış pislikleriyle kent tramvaylarının ayrıntılı bir betimlemesine el atıyor ve bu gözlemleri hiçbir şey açıklamayan bir 'dikkate değer' tümcesiyle bitiriyordu.
İşte Tarrou'nun fare hikayesiyle ilgili verdiği bilgiler: "Bugün karşıdaki yaşlı adamcağız afalladı. Hiç kedi yok. Gerçekten de sokaklarda büyük miktarlarda bulunan ölü fareler yüzünden ortadan yok oldular. Bence, kedilerin ölü fareleri yemesi söz konusu değil. Benimkilerin bundan nefret ettiğini anımsıyorum. Yine de mahzenlere üşüşmelerine ve yaşlı adamcağızın afallamasına engel değil. Bugün daha az özenle taranmış, daha az güçlü. Endişesi hissediliyor. Bir süre sonra içeri girdi. Ancak bir kez boşluğa tükürmüştü.
"Kentte bugün bir tramvayı durdurdular, çünkü oraya nasıl geldiği bilinmeyen bir fare ölüsü bulunmuştu. İki üç kadın indi. Fareyi attılar. Tramvay yeniden yola koyuldu.
"Otelde, güvenilir bir adam olan gece bekçisi tüm bu farelerle bir felaket beklediğini bana söyledi. 'Fareler gemiyi terk ettiğinde.' Bunun gemiler için doğru olduğunu ancak kentlerle ilgili olarak hiçbir zaman doğrulanmadığını söyledim. Yine de buna inanmış. Ona göre nasıl bir felaketin beklenebileceğini sordum. Felaketin öngörülmesi olanaksız olduğundan bunu bilmiyordu. Ama bu işi bir dep-
30
rem yaparsa şaşırmayacaktı. Böyle bir şeyin olabileceğini kabul ettim, o da bana bunun beni endişelendirip endişelendirmediğini sordu.
"Beni ilgilendiren tek şey, dedim, iç huzuru bulmak.
"Beni çok iyi anladı.
"Otelin lokantasında çok ilginç bir aile var. Baba uzun boylu, zayıf bir adam; dik yakalı; siyahlar giyen biri. Kafasının ortası kel, sağda ve solda gri iki saç tutamı var. Küçük, yuvarlak, sert bakışlı gözler, ince bir burun, yatay bir ağız ona iyi yetiştirilmiş bir gecekuşu havası veriyor. Lokantanın kapısına her zaman ilk o geliyor, siyah bir fındık faresi gibi ufak tefek karısının geçmesi için kenara çekiliyor, sonra hemen ardında gösteri köpekleri gibi giydirilmiş küçük bir erkek ve küçük bir kız çocuğuyla içeri giriyor. Karısına ve çocuklarına, birincisine terbiyeli, kötü sözler, mirasçılara da kesinliği olan sözler yağdırıyor:
— Nicol muhteşem biçimde itici görünüyorsunuz! "Ve küçük kız ağlamaya hazır. Gereken de bu.
"Bu sabah küçük oğlan fare hikyesi yüzünden çok heyecanlıydı. Sofrada bir şey söylemek istedi:
— Sofrada farelerden söz edilmez Philippe. Bu sözcüğü bundan böyle kullanmanızı yasaklıyorum.
— Babanız haklı, dedi siyah fındık faresi.
"İki kaniş burunlarını ciğer ezmelerine daldırdılar ve gece kuşu sözü fazla uzatmayan bir baş hareketiyle teşekkür etti.
"Bu güzel örneğe karşın kentte şu fare hikyesinden çok söz ediliyor. Gazeteler de işe karıştı. Genelde farklılıklar gösteren yerel gazeteler bile şimdi birlik içinde belediyeye karşı bir kampanyaya giriştiler. Belediye başkanlık üyeleri bu kemirgenlerin çürümüş cesetlerinin ortaya çıkaracağı tehlikeyi farkında mı? Otel müdürü başka bir şeyden söz edemez oldu. Ancak bunun bir nedeni, zor durumda kalması. Saygın bir otelin asansöründe bir fare ölüsü bulmak ona akıl almaz geliyor. Onu avutmak için ona: 'Ama herkes bu işin içinde,' dedim.
31— İşte biz de şimdi herkes gibi olduk, diye beni yanıtladı.
— İnsanları endişelendirmeye başlayan şu yüksek ateşle ilgili ilk vakalardan bana söz eden o. Oda hizmetlilerinden birisi buna yakalanmış.
- Ama kesin olarak bulaşıcı değil, diye aceleyle belirtti.
— Bunun benim için önemi olmadığını söyledim.
— Anlıyorum. Beyefendi de benim gibi, Beyefendi yazgıcı.
— Hiç buna benzer bir şey ileri sürmemiştim, hem zaten yazgıcı değilim. Bunu ona söyledim...
Bu andan başlayarak Tarrou'nun defterleri halk arasında endişe uyandıran, şu ne olduğu bilinmeyen ateşten biraz daha ayrıntılı biçimde söz etmeye başladı. Farelerin ortadan kaybolmasıyla yaşlı adamcağızın kedilerine yeniden kavuştuğunu ve sabırla nişan almayı sürdürdüğünü yazarken Tarrou bu ateşle ilgili, çoğu ölümle sonlanmış on kadar vaka anılabileceğini belirtiyordu.
Belge olması açısından son olarak Tarrou'nun çizdiği Rieux betimlemesi yeniden yazılabilir. Anlatıcının gördüğü kadarıyla gerçeğe oldukça bağlı kalınmış:
"Otuz beşinde gösteriyor. Orta boylu. Güçlü omuzlar. Aşağı yukarı dikdörtgen yüz. Karanlık ve dik bakışlı gözler, ancak çene kemikleri çıkık. Burun yapılı ve düzgün. Kısacık kesilmiş siyah saçlar. Neredeyse her zaman sı-kılı duran etli dudaklarla ağız yay gibi. Yanmış teni, siyah tüyleri, hep koyu renkli ancak ona yakışan giysileriyle Sicilyalı bir köylü havası var.
"Hızlı yürüyor. Kaldırımlardan duruşunu değiştirmeden iniyor, ama karşı kaldırıma çıkarken her üç seferden ikisinde hafifçe zıplıyor. Arabasının direksiyonunda dalgın ve yön belirten sinyallerini hep açık unutuyor, dönüşünü tamamladıktan sonra bile. Başına hiçbir zaman bir şey takmıyor. Bilgi sahibi bir havası var."
32
Tarrou'daki sayılar doğruydu. Doktor Rieux de bu konuda birşeyler biliyordu. Kapıcının bedeni tecrit edildikten sonra, şu kasık ateşleriyle ilgili olarak sorular sormak üzere Richard'a telefon etmişti.
— Bundan hiçbir şey anlamadım, demişti Rıchard. İki ölü, biri kırk sekiz saatte, öteki üç günde. Sonuncusunu bir sabah tüm nekahet belirtilerini göstermişken bırakmıştım.
— Başka vaka olursa bana haber verin, dedi Rıeux.
Birkaç doktoru daha aradı. Böylece yürüttüğü soruşturma birkaç gün içinde yirmi kadar benzer vaka olduğu sonucunu verdi. Hemen hemen hepsi ölümle sonuçlanmıştı. Bunun üzerine Oran Doktorlar Odası Başkanı Ric-hard'dan yeni- hastaların tecrit edilmesini rica etti.
— Bu konuda bir şey yapamam, dedi Richard. Valiliğin önlemleri gerekleri. Zaten kim size bulaşma tehlikesi var dedi ki?
— Hiçbir şey, ancak belirtiler endişe verici.
Yine de Richard 'böyle bir sıfatı olmadığı'nı düşünüyordu. Tüm yapabileceği valiliğe, valiye bundan söz etmekti.
Ancak onlar konuşadursun, hava bulanıyordu. Kapıcının ölümünün ertesinde göğü büyük bir pus kapladı. Seli andıran kısa yağmurlar kentin üzerine indi; bu beklenmedik su baskınlarını fırtınalı bir sıcak izliyordu. Deniz bile derin mavi rengini yitirmiş, puslu göğün altında, gözü acıtan gümüş ya da demir rengi parıltılara bürünüyordu. Bu ilkbaharın rutubetli sıcağı yaz mevsiminin bunaltıcı sıcağını özletiyordu. Bir düzlük üzerinde salyangoz biçiminde kurulmuş, çok az bölümü denize açılan kentte iç karartıcı
Veba
33/3bir uyuşukluk egemendi. Kentin sıvalı, uzun duvarları boyunca, tozlu vitrinli sokaklar arasında, kirli sarı renkteki tramvaylarda insan kendini biraz göğün kölesi gibi hissediyordu. Yalnızca Rieux'nün şu yaşlı hastası bu dönemin keyfine varmak için astımını alt ediyordu.
— Hava ısınıyor, diyordu, bronşlara iyi gelir bu. Gerçekten de hava ısınıyordu, bir ateşten ne eksik ne
fazla. Tüm kentin ateşi vardı, en azından Rieux, Cot-tard'ın intihar girişimiyle ilgili soruşturmaya katılmak üzere Fadherbe Sokağına gittiği sabah bu izlenime kapılıyordu. Ancak bu izlenim ona mantıksız geliyordu. Kendisini tedirgin eden uğraşlara ve sinirliliğe bağlıyordu bunu, acele olarak düşüncelerini bir düzene sokmak gerektiğini kabul etti.
Geldiğinde komiser henüz orada değildi. Grand sahanlıkta bekliyordu, önce onun evine girmeye karar verdiler, kapıyı açık bıraktılar. Belediye memuru iyice baştan savma döşenmiş iki odalı bir dairede oturuyordu. Burada yalnızca iki üç sözlüğün süslediği ahşap bir raf ve üzerinde yarı yarıya silinmiş, ancak hl okunabilen 'çiçekli bahçe yolları' sözcükleri bulunan bir karatahta göze çarpıyordu. Grand'a göre Cottard geceyi iyi geçirmişti. Ancak sabah baş ağalarıyla ve hiçbir tepki gösteremez bir halde uyanmıştı. Grand yorgun ve sinirli görünüyordu; bir aşağı bir yukarı dolaşıp duruyor, el yazısıyla yazılmış sayfalarla dolu bir dosyayı bir açıyor, bir kapıyordu.
Bu arada doktora Cottard'ı iyi tanımadığını, ancak biraz malı mülkü olduğunu sandığını söyledi. Cottard tuhaf bir adamdı. Uzun süre ilişkileri, merdivende karşılaştıklarında birkaç merhabayı geçmemişti.
— Onunla yalnızca iki kez sohbet ettim. Birkaç gün önce eve getirdiğim bir kutu tebeşiri döktüm. Mavi ve kırmızı tebeşirler vardı. O sırada Cottard sahanlığa çıktı ve onları toplamama yardım etti. Bu değişik renklerdeki tebeşirlerin ne işe yaradığını sordu.
34
Grand da ona yeniden biraz Latince çalıştığını anlatmıştı. Liseden bu yana bilgileri azalmıştı.
— Evet, dedi doktora, Fransızca sözcüklerin anlamını daha iyi bilmek için bunun yararlı olduğunu bana söylediler.
İşte karatahtasına Latince sözcükler yazıyordu. Sözcüğün ad ve eylem çekimlerine göre değişen bölümünü mavi tebeşirle, sözcüklerin hiç değişmeyen bölümlerim kırmızı
tebeşirle yazıyordu.
— Cottard'in iyice anladığını sanmıyorum, ama ilgilenmiş gibiydi ve benden bir kırmızı tebeşir istedi. Biraz şaşırmıştım, ama sonuçta... Bunu tasarısı için kullanacağını tahmin edemezdim elbette.
Rıeux ikinci sohbetin konusunu sordu. Ancak yanında sekreteriyle komiser geliyordu,
AaramaMerkezi
AboneMerkezi
Yazarlarımız
| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | ||||||
| 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 |
| 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 | 15 |
| 16 | 17 | 18 | 19 | 20 | 21 | 22 |
| 23 | 24 | 25 | 26 | 27 | 28 | 29 |
| 30 |
|
|
| PsikoKariyer grubuna kayıt ol |
| Bu grubu ziyaret et |
..ve Reklamlar