cssmenu
yataradsenseust

 
solsutun

 

yanadsense

blogamakule

 

Son Eklenen Fotoğraf
pc net dergisi

İçerik Ortaklarımız

Ana Sayfa > Yazarlarımız > KonukYazarlar > Freud ve Kadınlık
yatayadsensek
Freud ve Kadınlık
Psikanaliz ve Feminizme ayrılmış bu panelde Freud ve Kadınlık, ya da
Freud ve Kadınlar başlığı biraz şaşırtıcı gözükebilir. Feminist
söylemde, haklı olarak, Freud'un kadın psikolojisine erkeksi bir
bakış açısından, erkeksi bir cinsellikten hareket ederek yaklaştığı
vurgulanmaktadı r. Örneğin Freud'un ünlü fallik kuramı erkeği merkez
almakla eleştirilir. Kız çocuğunun kendi cinsiyetine has dürtüsel
hareketleri hep erkekteki penise göre, bir penisin yokluğu
dolayımıyla anlamlandırılması , yani olumsuz bir yerden hareket edişi
kadını yok sayan bir bakış açısı olarak değerlendirilir. Çocuğu
sosyalize eden, bizim jargonumuzla kastre eden, yani iğdiş eden
babadır, anneye sanki söz düşmez gibidir. İğdiş olma korkusunu
yaşayan erkek çocuktur, oysa kız çocuğunun, ki o zaten doğuştan
iğdiş olmuştur, sanki korkacağı bir şey kalmamıştır... Freud'un
kuramı bu kadar erkek merkeziyetçi ise, o zaman neden Freud ve
Kadınlık gibi bir konu burada ele alınmaktadır diye sorulabilir?
Freud kuramında kadına ve kadının bedenine bu kadar az ilgi
göstermişse bu başlık biraz eğreti düşmüyor mu diye haklı olarak
sorulabilir?

Amacım tüm bu kuramları yeniden ele alıp Freud'un erkeksi bakış
açısını değerlendirmek değil, tam aksine, çok ender vurgulanan bir
sey olan Freud'un kadınlarla, özellikle de ilk kadın hastalarıyla
kurduğu özdeşleşme ve idealizasyon nitelikli ilişkisinden hareketle
psikanalizi keşfetmesini ve yaratıcı hareketinin temelindeki kadınsı
öğeleri ele almak olacak.

Tabii kadınsı öğelerden önce bu kadınsılığın nasıl bir şey olduğunu
tarif etmek lazım. Kadınlık anatomik bir gerçeklik, ama aynı zamanda
bu anatomik gerçekliğin ve bu gerçekliğe eşlik eden dürtülerin
bileşimiyle ortaya çıkan bir ruhsallık var. Bir de tabii tüm bu
psiko-cinselliğ e eşlik eden, onu biçimlendiren toplumsallık var.
Küçük kızın, genç kızın ve daha sonra kadının, toplumların,
toplulukların imgeleminde belirli ve belirlenmiş bir yeri var.
Örneğin bir imge vereyim size "ayılan bayılan kadın"imgesi. Bu imge,
zamanımızın genç hekimlerinin gece yarısı acillerde bir yerleri
tutmayarak, yarı felçli ve anlamsız tümcelerle kıvranan kadınlara
yakıştırdıkları bir imgedir. Bu imge, "ayılan bayılan kadın" imgesi,
ki biz buna histeri diyoruz, bariz bir biçimde bir horgörüyü
yansıtır. Nedir bu horgörü? Bu kadınların esasında birşeyleri yok,
yani herhangi bedensel bir arazları yok, o zaman niye bu alanı işgal
ediyorlar ve boşuna değerli zamanımızı çalıyorlar der bu genç
hekimler haklı olarak! [aslında genc hekimlerin bu yakınmalari o
kadinlarin durumundan bilinçdışı iletisim yoluyla algıladıkları
şeylerin kendilerini rahatsız etmesinden kaynaklanmaktadı r] Bazıları
simülasyona kadar vardırırlar işi ve histerik kadının
teatralitesini, sahtekarlığını, yalancılığını ileri sürerler. Başka
bir imge vereyim: "hanımefendi kadın" imgesi. Bu kadın genellikle
mesafeli, ölçülü, yerini yordamını iyi bilen, öyle aklına geleni
söylemek yerine kelimeleri ve tümceleri seçen, dilini 40 kere
döndüren kadındır. Bu görünüşte saygı ifadesi barındıran imge aynı
zamanda kadının sahip olması gereken niteliklerin de altını çizer.
Öyle kadına gülmek, koşmak, serbestçe konuşmak yaraşmaz. Bu
hanımefendi kadın, içinden geldiği gibi kahkaha atamayan, cinselliğe
iğrenerek bakan ya da bizim jargonumuzla söyleyeyim dürtülerini
bastıran nevrozlu bir kadındır aynı zamanda. [

Neden bu 2 imgeyi seçtim? Kadınları betimleyen, toplumdan topluma
değişen bir sürü daha başka imgeler de mevcut. Bu 2 kadın imgesi
psikanalizin doğuşuna imza atmış ve Freud'un özdeşleştiği ve aynı
zamanda yücelttiği ilk kadın hastaları betimleyen imgelerdir
denilebilir. Bu kadınların anlattıkları hayat öyküleri psikanalizin
doğuşuna imza atarlar. Bu kadınları daha yakından tanımak isteyenler
Freud'un Breuer'le birlikte yayımladığı "Histeri Üzerine
İncelemeler"i okuyabilirler. Bu kitap 1895'te Viyana'da yayımlandı
ve içinde de 5 histerik kadın vakasının hipnoz, ve telkinle
tedavisini içeren psikanaliz öncesi diye tanımlanan devri
betimlemekte. Fakat kitap aynı zamanda, neredeyse, zamanın belirli
bir sosyo-kültürel seviyeye sahip kentli nevrozlu kadınlarını
anlatan tarihi bir roman niteliğinde ve hatta sosyolojik bir metin.
Bu kadınların hepsinin bedensel arazları vardı. Kimi kısmi felçten
muzdarip, kimi şimdiki terminolojimizle depresif, kimi yorgun,
bitkin ve hayattan elini eteğini çekmiş durumdaydı. Bu kadınların
ortak bir özelliği vardı: hayal dünyalarını ve özel hayatlarını
cömertçe Freud ve Breuer'e sergiliyorlardı . Peki bu nasıl bir şey?

Bir kadın bir erkek hekime yaşamının en mahrem noktalarını, kimseye
anlatamadığı aile sırlarını, yüksek sesle konuşamadığı bir dizi
hayat öyküsünü dile getirirken, o erkek hekim bunlarla ne yapar?
Breuer büyük bir özveriyle ve sabırla bu öyküleri dinledi ve
efsanevi hastası Anna O'ya tutkuyla bağlandı. Ama bu bağın erotik
kökenini görmezden geldi ve hastasındaki erotik nitelikli bağdan
korktu. Bir başka deyişle hastası ona aşık olunca korkup kaçtı. Ama
gelelim Freud'a. Freud bu öyküleri dinlerken değişik bir tutum
takındı ve bu kadınlara, bu "birisine konuşan ve anlatan" kadınlara
neredeyse imrendi, ve onlar gibi olmak istedi. Yani onlar gibi
birisine en gizli köşelerini, çocukluğunu anlatmak istedi. Ve doğal
bir hareketle rüyalarını anlatan kadınlar gibi rüyalarını not
etmeye, ve yazıyla kendi kendini analiz etmeye başladı. Kimi Freud
biografları Freud'un kendi kendine analizinin yazmaktan geçtiğini
söylerler. Yazmak Freud için tıpkı hekimliği ve bilimsel
araştırmacılığı gibi kendisini ifade etmenin bir yoluydu.
Unutmayalım ki Freud'un yapıtları hatırı sayılır bir hacime sahipti.
Sadece 1897-1900 yıllları arasında, ki bu yıllar arasında Freud'un
kendi kendisini sistematik bir analize tabi tuttuğu söylenir,
afaziler üzerine bir kitabı, Oscar Rie ile birlikte yayımladığı 220
sayfalık bir monografisi, 168 sayfalık merkezi felçleri ele alan bir
ders kitabı, yine nöroloji üzerine 168 sayfalık ve 14 sayfa
bibliografya içeren bir kitabı, Charcot ve Bernheim'ın Fransızcadan
Almancaya çevirdiği 3 kitabı ve nöroloji literatürünü tarayan 83
özet metini de hesaba katarsak, bu hacimle ilgili aşağı yukarı bir
fikrimiz olur. Tabii bu kendi kendisini analiz ettiği yıllarda, yani
özellikle rüyalarını mercek altına aldığı yıllarda, Freud, daha
sonra başyapıtı diye sayılacak "Rüyaların Yorumu" adlı yapıtını da
hazırlıyordu. Burada bir parantez açıp Freud'un 1930 yılında
edebiyatçılara verilen Goethe ödülünü de aldığını belirtelim.

Yeniden Freud'un bu konuşan ve rüyalarını anlatan kadınlara
imrenmesine geri dönecek olursak, ya da psikanaliz jargonuyla
konuşalım, Freud'un bu kadınlarla özdeşleşmesine dönecek olursak,
işte bu özdeşleşme Freud'un yaratıcı hareketinin ilk adımı
sayılabilir. Freud rüyalarını yazmakla kalmaz, onları arkadaşı
Fliess'e düzenli olarak göndermeye de başlar ve kendi kendisi
üzerinde keşfettiği bulguları ona tutkuyla anlatmaya koyulur.

Fliess 1887 yılında Viyanaya staja gelmiş genç bir hekimdir; onunla
bir kongrede tanışan Freud ondan çok etkilenir ve 24 kasım 1887
tarihli mektubunda "Benim üzerimde derin bir etki bıraktınız" der ve
neredeyse 13 yıl sürecek yoğun bir yazışma silsilesi başlar. Bu
yazışmalar başlangıçta Freud'un hastalarını anlattığı bir
platformken gittikçe özel hayatların da işin içine girdiği dostça
muhabbetlere dönüşür. Bayramlarda birbirlerine ve karşılıklı aile
mensuplarına hediye yollarlar ve "kongre" adını verdikleri ikili
buluşmalar düzenlemeye başlarlar. Bu yazışmaların başında Freud
Fliess'e "nasıl oldu da sizin dikkatinizi çekmeyi başardım" der ve
yayımladığı bir makaleye, Bernheim'ın kitabını Almanca'ya
çevirmesini kastederek, şöyle bir not da ekler "eğer zamanınız ve
fırsatınız varsa sadık dostunuzu düşünmeyi ihmal etmeyin". Bu şefkat
talebi kadınsı bir ton içermektedir. 1890 yılında Freud Fliess'in
Berlin'e davetini kabul eder ama tıpkı bir sevgili gibi Fliess'in
tüm hasta randevularını iptal etmesini ve tüm zamanını ona
ayırmasını talep eder. 1887-1891 yılları arasındaki yazışmaların ana
temaları cinsellik ve doğum kontrolü, organik ve ruhsal
etiyolojileri birbirinden ayırma güçlüğü, ölüm ve suçluluk temaları
etrafındadır. Bir yandan Freud o sırada 2. çocuğuna sahip olup
babalığını sürdürürken, Fliess'e karşı pasif ve kadınsı bir tutum
takınmaktadır: örneğin Fliess'in yanıtları gecikince sabırsızlanıp
serzenişte bulunmakta, en ufak bir ödüllendirmede onu sık sık
iltifatlara boğmakta ve taleplerini ısrarla yinelemektedir.
Taleplerinin çoğu tabii yazılarının okunup tartışılması talebidir ve
Freud'un o yıllarda çalışmalarını paylaştığı tek kişi Fliess'dir.
Freud'un neredeyse bir sevgiliye yazar gibi talepkar tonu, bazen
geri çevrilmekten korkan bir aşığın çaresizlik ifadeleri Fliess'e
karşı takındığı kadınsı ton hakkında bize bilgi verir. Freud,
sabırsızca, Berlin'de yaşayan bir kulak burun boğaz uzmanı olan bu
hekimi bir bilge yerine koyar ve yazdıkları ile ilgili bu yoğun
yazışmalarda, sürekli bekleyen, yanıtların geç gelmesinden yakınan
sabırsız bir aşık gibidir.

Freud tıpkı bir psikanaliste konuşur gibi Fliess'le yazışır ve
konuşur. 1893-1894 yılları arasındaki yazışmalarda cinsel hayat
aralarındaki favori konudur, zira Freud'un hastalarının anlattıkları
da cinsellik etrafındadır. Burada bir parantez açıp şöyle bir
tespitte bulunabilirim: kadınlar özel hayatlarını anlattıkları karşı
cinsten birine hemen cinsel yakınlık duyarlar ve böyle olunca da
cinsellikten özellikle bahsederler, elbette bilinçdışı bir dürtüyle,
bunu baştan çıkarmak için yaparlar. Bu nedenle de muhtemelen bu
kadınlar çok sık cinsellikten bahsetmişlerdi ve tesadüf bu ya
Freud'un ilk hastaları da çoğunluk olarak hep kadındı, bu nedenle
ilk hastalarından Freud hep cinsellikle ilgili şeyler dinledi ve
cinselliği kuramının merkezine yerleştirdi .Yeniden yazışmalara
dönecek olursam Freud bu yazışmalarda Fliess tarafından sanki
zihinsel anlamda bir döllenme talep etmektedir. Mektuplar
gecikince "daemon" neredesin der, ve Sokrates'in bedeninin içinde
yaşadığını varsaydığı ve ona hakikati söyleyen şeytana gönderme
yapar. Fliess Freud'u doğurtacak bir tür ebe gibidir; Freud'da sanki
gebedir. Örneğin 30 Haziran 1896 tarihli bir mektubunda şöyle der
Freud: " önümüzdeki kongreyi düşünürken, susuzluğumu ve açlığımı
nihayet giderecek biri gibi seviniyorum" . Bir başka sefer tıpkı bir
kadın gibi Freud "dönem"lerinden söz eder. Fliees'in kuramı erkeğin
de tıpkı kadında olduğu periodik dönemleri olduğu üzerine idi. Freud
sık sık ortaya çıkan migrenlerinden, ölüm korkularından ve sürekli
burun akıntısından söz eder. Ağrılarından söz ederken kadınların
adet ağrıları için de kullanılan sözcüğü kulanır ve kadın
cinselliğine özdeşleşmesi barizdir.

Freud o yıllarda arka arkaya 2 çocuk sahibi olmuştu; Fliess'in eşi
de artık hamiledir. Hamile ve doğurgan yani verimli bir kadın imgesi
o yılların yazışmalarında önemli bir yer tutar. Freud biografı ünlü
Anzieu, Freud'un yaratıcı hamlesinin temelinde doğurgan yaratıcı
kadınlara karşı duyduğu hasetin önemli bir yeri olduğunu ileri
sürer. Anzieu'ye göre Freud bu hasetin altından, bu kadınlarla
ruhsal düzeyde özdeşleşerek kalkabilmiştir. Bu arada Freud ısrarla
sanki bu haset duygusunu yatıştırmak için 1895 yılında, ki artık
karısı Martha 6. ve son çocuklarına hamiledir, Fliess'in cinsellik
üzerine ileri sürdüğü kuramından doğum kontrolünü sağlayacak bir
yöntem geliştirmesi olasılığına hayranlık besler. Fliess Freud'un
gözünde cinsel hayatın sırlarını ona bahşedecek bir üstattır. 1895
yılının temmuz ayındaki bir mektubunda Freud Fliess'in tüm
yeniliklerine aç olduğunu ama bu arada kendisinin de bazı kuramsal
girişimlerin ilk taslaklarını ve tohumlarını taşıdığını söyler.
Doğurganlık teması yine barizdir. Burada bir parantez açıp çocuğun
anne bedenine ve onun içerdiği tüm muhteviyata, özellikle
gelecekteki bebeklerine karşı beslediği haset duygusunun, yani bir
anlamda annenin yaratıcılığına karşı çocuğun beslediği haset
duygusunun ve beraberinde gelen yıkıcı eğilimlerin yaratıcılığın
veya yaratamamanın temelinde olduğunu çocukların psikanalizinden
biliyoruz. Çocuklar bu haset duygusuyla yıkıcı olurlarken bir yandan
da yıktıkları ya da hayallerinde parça parça ettikleri nesneleri
onarmaya, düzeltmeye girişirler. Bu onarma girişimi birçok yaratıcı
edimin ardında mevcuttur. Tekrar Freud'a dönecek olursak, bir yandan
çalışarak, yazarak ve en önemlisi tedavi ederek bu yıkıcı ruhsal
hareketi onarma dürtüsünü görüyoruz, diğer yandan da aktarım nesnesi
Fliess'ten yeni çocukların gelmesini engelleyecek biyolojik bir
keşifte bulunmasını isteyen, endişeli ve suçlu bir Freud'u da
görüyoruz. Sanki Fliess böyle bir buluşla Freud'un anne karnına
yönelttiği saldırılarını geçersiz kılacaktı. Freud'daki bu çifte
cinsiyetli hareketin kadınlarla özdeşleşmesini kolaylaştıran bir
diğer etken olduğu da söylenebilir. Tabii bir de Freud'un Fliess'le
olan ilişkisinin Freud'un içindeki kadını özgürleştirdiği ve onun
yaratıcılığına daha çok ivme kazandırdığı da ileri sürülebilir.

Yeniden konumuz olan Freud ve Kadınlık'a dönelim. Freud'un
psikanalizin başlangıcındaki kadınlarla özdeşleşme hareketinin
temelindeki bir diğer olguya da bakacak olursak sosyolojik bir
tespit kaçınılmaz gibidir. Freud Yahudi düşmanlığının alıp başını
gittiği, 19.yüzyıl sonu Viyana'sında akademik kariyerin kapılarının
kendisine kapalı olduğunu görür ve üniversiteden ayrılır. Fliess'le
yazışmaları onun bilimsel etkinliğini tartışabileceği neredeyse tek
meşru alanı oluşturmakta ve Freud sık sık yalnızlığından söz
etmektedir. Bu kamusal alanın dışında olmak ve dönemin bilimsel
otoritesi tarafından ciddiye alınmamak tıpkı kamusal alana dışarıdan
bakan ve kamusal alan yerine özel alanı yaşam alanı olarak kullanan
zamanın kadınlarının durumunu bize çağrıştırmıyor mu? Bu kadınların
salt özel alanda varlıklarını gösterebilmelerinin onlara
kazandırdığı iki temel şeyi vurgulamakta fayda var. Bu kadınlar,
yani Freud'a konuşan kadınlar dönemin diğer kadınları gibi dünyayı
anlama, anlatma ve yorumlamada kişi ilişkilerini üstün tutuyorlardı;
bir kişinin bir diğer kişiyle kurduğu bağı ön plana alıp bu bağların
da yeniden yorumlandığı, denetlendiği bazen de kurgulandığı bir meta
alana uzaktan, yabancılıkla bakıyorlardı. Bu kamusal alana uzak ama
özele yakın, mahrem alana ve iç dünyaya yönelik bakış iki avantajı
da beraberinde getiriyordu. Bu kadınlar meselelere kişisel boyutta
baktıkları zaman duyguları da hesaba katıyorlardı. Psikoterapi
dolayısıyla onların zaten alışkın oldukları bir faaliyetti. Oysa
erkekler bu özel alana biraz daha uzaktan ve temkinli bir şekilde
bakıyorlardı. Sosyal alana uzak olmak demek aynı zamanda sosyal
ikiyüzlülüğün mekanizmaları ndan da bihaber olmak demek. Kadınların
bu sosyal maskeye yeterince vakıf olmamaları, sosyal
beceriksizlikleri, yeterince ciddiye alınmamalarını sağlıyordu. Bu
ciddiye alınmamak sayesinde ait olmadıkları alanlarda kadınlar
rahatça geziniyorlardı , tıpkı önemli bir iş toplantısında içeri
girip çıkmasında mahsur görülmeyen hizmetliler gibi.. Şimdi
sorulabilir nasıl geziniyorlardı bu kadınlar bu dışlandıkları
alanlarda. Yanıtım özdeşleşme mekanizmasıyla olacak. Bu hasta
kadınlar sık sık nefret ettikleri ya da tutkuyla bağlandıkları kişi
veya kişilerin bir özelliğini sahiplenerek o kişiymişçesine hayali
bir kimlik yarattılar ve histeri nöbetleri bu hayali kimlikleri
konuşturmaya, sahneye koymaya yaradı. Dora'nın öksürükleri babasının
rahatsızlığını simgelerken, Anna O.'nun kasılmaları yine babasının
hasta yatağındaki felçli durumunu sahneliyordu. Kendilerine biçilmiş
iyiliksever hemşire rollerinden sıkılan bu kadınların öfkelendikleri
otorite figürleriyle özdeşleşerek en azından hayallerinde ait
olmadıkları yerlerde gezindikleri söylenebilir mi? Mutluluğu
hayallerinde arayan bu kadınların ruhsallıklarındaki bu ilginç
yapının, yani histerinin, bu başkaldıran ama bu başkaldırıyı örtük
bir biçimde yaparak neredeyse Freud'u bir tür muammaya hatta savaşa
davet eden bu kadınların, Freud'a meydan okumaları şeklinde
okunabilir mi? Bence okunabilir.

Neden diye sorulacak olursa Freud'un metapsikolojisindek i temel
kavramlara dikkatinizi çekmek isterim. Freud, savunmadan,
bastırmadan, dürtülerin serbestleşmesinden, ruhsal çatışmadan söz
ederken psikanaliz tedavisini analistle analizanın karşı karşıya
geldikleri bir savaş alanına da benzetmektedir. Örneğin direnç
kavramından söz ederken serbest çağrışım kuralını ihlal eden
analizanı için şöyle bir metafor ileri sürer Freud. Tabii
psikanalizdeki serbest çağrışım kuralını bir kez daha hatırlatmakta
fayda var. "Aklınıza ne gelirse serbestçe söyeyin" önermesi her ne
kadar serbestçe konuşmayı vurguluyorsa da, bu kuralda analizandan
beklenen düşüncelerini herhangi bir seçime tabi tutmadan, öncelik
sırası tanımadan ve özellikle nasıl geliyorsa öyle konuşmasıdır. Bu
kural hiçbir zaman yüzde yüz hedefine ulaşmaz, zira araya dirençler
girer. Kısaca söylemek gerekirse, ki şu andaki konumum bunu
gerektiriyor, dirençlerin analiziyle bir analiz deneyimi amacına
ulaşabilir. Tekrar Freud'un metaforuna geri dönüyorum. Şöyle der
Freud: "Viyana şehrinde bir yasa çıksa ve bu yasada dense ki şehrin
Büyük Çarşı ve Saint Etienne katedralinin dışındaki tüm mekanlarında
tutuklama yapılabilir; o zaman tüm suçluların o mekanlarda
gizleneceğinden emin olabiliriz. Aynı şekilde bazı çağrışımlarını
analistine anlatan bazılarını şu veya bu sebeple kendisine saklayan
analizan tiplemesine karşı Freud savaş açar ve bazı çağrışımların
ruhsallığın kimi muaf kalmış bölgelerinde serbestçe gezindiğinden
dem vurur. Dolayısıyla bu kural istisna tanımamalıdır: akla ne
geliyorsa söylenmelidir. Freud burada sadece analist değil aynı
zamanda bir dedektiftir de, hatta savaş stratejisini kuramlaştıran
bir genel kurmay da denilebilir. .

Bu dedektif ve savaşçı Freud biraz önceki kadınsı Freud'dan epeyce
farklı gibi gözükse de temeldeki hareket yine kadınların iç
dünyasına nüfüz edip orada hapsolmuş bilgiyi tutup çıkarmaktır.
Freud artık ebedir. Yaratıcılık, yani ruhsal doğurganlık içinde
şiddet de barındıran bir harekettir. Burada Freud sanki "düşmanını
tanı" dercesine bu kadınları güçlü bir rakip mertebesine çıkararak
onları ne kadar ciddiye aldığını bize gösterir. Bu kadınlar Freud'un
sadece "imrenerek özdeşleştiği kadınlar değil aynı zamanda da
idealize ettiği kadınlardır "Histeri Üzerine İncelemeler"deki tüm
kadınlar zeki, metanetli, ahlak değerleri yüksek, kültürlü kadınlar
diye tanımlanır. Freud onları bu kadar ciddiye almasa onları bu
kadar idealize edebilir miydi? Bu idealizasyon sayesinde Freud
kadınların bu tekil söylemini, bu aile içi sırlarını, alçak sesle
konuşulan ama konuşulmuyormuş gibi yapılan bu mahremiyet alanını
terapötik bir alana dönüştürdü...

Freud'un kadınlarla özdeşleşmesinden ve onları kayda değer ciddi
birer rakip olarak algılamasından hareketle dolaylı olarak
cinsiyetlerin karşılaşmasından da söz ettim. Bu karşılaşmadaki ana
faktör özdeşleşme mekanizmasıydı . Bu mekanizma sayesinde bir
ötekinin ruhuna girip onunla empati kurabildiğimiz gibi, aynı
zamanda ötekilik kavramına da bu mekanizmayla sahip olabiliriz.
Ruhsal hayatımızın başlangıcındaki "benim-gibi- bir-anne" algılaması
bebeğin zihninde belirgindir. Bebekte bir ötekilik kavramı olmadığı
gibi kendisini ve bir ötekini ayrılmaz bir bütün olarak algılar.
Freud buna çocukluk narsisizmi adını vermişti. Örneğin memenin
kendisinin bir uzantısı gibi hisseden bebek, meme geri çekildiğinde
korkunç bir parçalanmışlık duygusu yaşar; memenin geri çekilmesi
neredeyse bebeğe yapılmış bir hakarettir. Daha ileri bir dönemde
aynı şok cinsiyet farklılığını farkeden çocuk tarafından yaşanır.
Erkek çocuk kız çocuğun cinsel organı karşısında kızın iğdiş edilmiş
olduğunu hisseder, kız çocuğu da erkek çocuğun cinsel organı
karşısında kendisinde bir eksiklik hisseder. Farklılık ve ötekilik
zihinsel yaşamımızda üzerinde çalışılması en zor meselelerden
biridir zira temelinde cinsiyetlerin karşılaşmasındaki bu travmatik
anları yeniden canlandırır. Farklı bir bakış açısı bazen bir
skandala dönüşür, bazen örtülü bir itiraza bazen de cinayete kadar
yolu uzanır. Önemli olan farklılıktan doğacak olan meselelerin
üzerinde ruhsallığımızın büyük enerjiler sarfederek çalışmasıdır.

Freud'un kadınları tedavi etmekle başlayan kurucu hareketi
cinsiyetlerin karşılaşmasını da betimleyen bir harekettir.
Farklılığın yarattığı şok bazen yaratıcı bir hamleye bazen de
yıkıcı, yok edici bir tutuma dönüşür. Freud'daki yaratıcı gücün
temelinde işte bu ötekiliği ayırdeden ve kuran bilinçdışı işleyişi
keşfetmesi yatmaktadır. Bu ötekiliği ayırt etmek de cinsiyet
farklılığını ayırt etmekten geçer. Kadını ve erkeği sadece eşitlik
anlamında değil ama aynı zamanda ve özellikle farklılık anlamında
ele aldığımız zaman –ki bence Freud'un keşfi bu her 2 hareketi de
içerir- her iki cinsiyete kendi ait olduğu alanda varolabilme
şansını vermiş oluruz. 

Psikanalist Bella Habip
 
Gelen Yorumlar
Bu dökümana henüz yorum yapılmamış, aşağıdaki formdan yorumunuzu ekleyebilirsiniz.
Yorum Ekleyin
Başlık
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.

okunuyoruz

uyariyazici

Yazı ya da yorum gönderirken nelere dikkat etmeli?

Yorumlarınızın, gönderdiğiniz yazıyla alakalı olması gerekir.

Bir markayı, kurumu ya da şahsı karalayan, hakaret içeren, suç teşkil edebilecek yazılar ve reklam amaçlı metinler sayfalarımızda yayınlanmaz.

Yazılarınızı gönderirken, lütfen Türkçe karakterleri kullanınız.

Yorumlarınıza cevap geldikten sonra silemezsiniz. Gönderirken lütfen dikkat edin.

Lütfen çıktı almadan önce çevresel sorumluluğumuzu düşünerek kendimize soralım : Gerçekten bir kopyaya ihtiyacım var mı? / Please consider your environmental responsibility before printing this e-mail

ortaadsense

sagsutun

AaramaMerkezi

gogglearamagoruntu

Google

AboneMerkezi
aboneol

Mail Abonesi olmak istiyorum


Yazarlarımız

 

 
Anketlerimiz
yeni öss sistemi hakkında bilginiz varmı
öss de ne ki
yok
var

 
Özel Bölümlerimiz

 
Aylık Arşiv
Haziran 2008
Ağustos 2008
Eylül 2008
Ekim 2008
Kasım 2008
Yıllık Arşiv

Kasım 2008
PzrPztSaÇaPeCuCts
1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30

 
SosyalAğlarımız
ninng
Visit Psikoloji ve Egitim Kariyerim

PsikoKariyergrubu
Google Gruplar
PsikoKariyer grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

..ve Reklamlar

googledikeyafis
analytics
alexasayac

amung page counter page counter

teknorati


blograzzi

Psiko-Dan.com; Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Blogu
yatayadsenseb
bloglama
UYARI: Site içerisinde geçen her tür bilgi ve yaklaşım sadece okuyucuyu bilgilendirmek amacıyla kullanılmıştır.Site içerisinde geçen ilaç kullanımı ve hastalıklara yönelik tedavi yaklaşımları tamamıyla teori amaçlıdır ve profesyonel bir kurum ya da uzman bir doktor gözetiminde olmadan uygulanması sakıncalıdır.Bu konuda doğabilecek sorunlarda sitemiz hiçbir sorumluluk kabul etmeyecektir. Bilgilerinize sunarız.
Psiko-Dan.com "Psikolojık Danışma ve Rehberlik Blogu"