Prof. Dr. BEKİR ONUR
GELİŞİM PSİKOLOJİSİ
Yetişkinlik - Yaşlılık - Ölüm
:::::::::::::::::
Prof. Dr. Bekir Onur, 1944 yılında Adana'da doğdu. 1967'de
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi.
1969'da A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi'nin akademik kadrosuna
katıldı. Halen aynı fakültede Eğitimde Psikolojik Hizmetler
Bölümü'nde öğretim üyesidir. Bekir Onur'un çocuk, ergen ve
yetişkin psikolojisi alanında onu aşkın çeviri ve telif yapıtı
vardır. Ankara Üniversitesi Oyuncak Müzesi (1990) ve
Çocuk Kültürü Araştırma Merkezi'nin (1994) kurucusu ve
yöneticisi olan Bekir Onur'un başlıca yapıtları: Kadın, Gençlik
ve Cinsellik (1986), Toplumsal Tarihte Çocuk (yay.) (1994),
Çocuk ve Ergen Gelişimi, (yay.) (1994), Ergenliği Anlamak
(yay.) (1995).
:::::::::::::::::
ÜÇÜNCÜ BASKIYA ÖNSÖZ
Gelişim Psikolojisi'nin ilk yayınlanışından bu yana yaklaşık on
yıl geçti. Genişletilmiş ikinci baskıyı, daha genişletilmiş ve gözden
geçirilmiş bu üçüncü baskı izliyor. Ben de ergen, çocuk, yetişkin derken,
bir yandan gelişimin bellibaşlı dönemlerinde geziniyor, bir yandan
da yaşlanıyorum. Okuyucu biraz daha dişini sıkarsa, benim yaşlılığa
ve ölüme ilişkin kendi spekülasyonlarımı okuyabilir yakında.
Oysa ben aradan geçen şunca yılda bu alandaki kitapların çoğalmasını
ne kadar dilerdim! Bir ülkede yaklaşık yirmi beş yılda
yalnızca iki-üç çocuk psikolojisi kitabı, on beş yılda yalnızca bir-iki
ergenlik psikolojisi kitabı, on yılda yalnızca tek bir yetişkin psikolojisi
kitabı yayınlanıyorsa burada bir sorun var demektir, hem bilim adına
hem ülke adına. Bu nedenle, bu tabloya bakarak kendime övünç payı
çıkarıyor değilim. Şimdiye kadar dört ergenlik, bir çocuk, iki yetişkin
psikolojisi kitabı çıkarmış olmamı bir ayrıcalık olarak değil, bir
sorumluluğun yerine getirilmesi olarak görüyorum. Üstelik ben derslerimde
bir değil, üç, beş, on gelişim psikolojisi kitabını kaynak olarak
kullanmak isterim. Bilindiği gibi, üniversitede çok şey öğretmek değil,
temel konuları çok iyi biçimde öğretmek, ayrıntıları araştırmayı da
öğrencilere bırakmak esastır; bunun yolu da öğrencinin çok sayıda
kaynağa ulaşabilmesinden geçer.
Yirmi birinci yüzyıla girmeye, Avrupa'nın kapısından geçmeye
hazırlandığımız şu günlerde bilgi çağından, bilgi toplumundan, bilginin
gücünden, öneminden yeniden söz etmeye gerek var mı? Başkaları
bilgi bombardımanından, bilginin dağlar gibi birikmesinden, çığ gibi
artmasından, iletişim otoyolları kurulmasından söz ederken, bizim bu
bollukta hala yoksulluk çekmemiz ürkütücü geliyor bana. Elimizi
çabuk tutmazsak ne çağcıl olabileceğiz, ne de onun vazgeçilmez koşulu
olan bilimi yakalayabileceğiz. Çok araştırmaktan, çok yazmaktan,
çok okumaktan, hem de bunları hiç durmadan, soluk bile almadan
yapmaktan başka çaremiz yok açıkcası. Elinizdeki kitap işte böyle bir
kaygının, çabanın, dileğin ürünü.
Bekir Onur
Ankara, Şubat 1995
:::::::::::::::::
BİRİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ
Ülkemizde psikoloji yayınlarının çok az olduğu bilinmektedir.
Psikoloji öğrenimi gören üniversite öğrencilerinin, psikolojiye ilgi
duyan aydınların ulaşabilecekleri Türkçe psikoloji kitabı sayısı
inanılamayacak denli azdır. Eldeki psikoloji kitapları da sınırlı birkaç
alanda toplanmakta, diğer alanlarda geniş bir boşluk ortaya çıkmaktadır.
Söz gelimi, gelişim psikolojisi en çok ilgi duyulan dallardan biri
olduğu halde, en çok yayın yoksunluğu çekilen alan olmayı da
sürdürmektedir. Yıllardan beri birkaç çocuk psikolojisi kitabımız, birkaç
da ergenlik psikolojisi kitabımız var, hepsi o kadar! Yetişkinlikteki
psikolojik gelişimi inceleyen bir tek kitabımız bile yok... Oysa insan
gelişimi bir bütündür ve bu bütünün gençlikten sonraki dönemlerini
görmezlikten gelmeye olanak yoktur. Üstelik, günümüzde insanın
psikolojik gelişimini "İnsan Gelişimi", "Yaşamboyu Gelişim"
biçiminde topluca inceleme eğilimi yaygınlaşırken, bizim bu eksiğimiz
daha da göze batıcı olmaktadır.
Elinizdeki kitap, ülkemizde yetişkinlik psikolojisi alanında duyulan
bilgi açığını bir ölçüde kapatabilme isteği ve umuduyla kaleme
alındı. Bir "ilk kitap" olma dezavantajının yanında, bu kitabın özellikleri
şöyle sıralanabilir: Bu kitap her şeyden önce bir derlemedir. Olanak
ölçüsünde en yeni yayınlara başvurarak en gerekli bilgiler derlenmiş,
çevrilmiş, aktarılmıştır. Dolayısıyla bu kitap açıkça Batı kaynaklıdır,
yerli hiçbir bilgiyi, araştırmayı, açıklamayı içermemektedir.
Böyle olması da -şimdilik- bir zorunluluk gibi görünmektedir. Çünkü
bir alanda "telif" kitap yazabilmek için belirli bir bilgi ve düşünce
birikimine ulaşmış olmak gerekir; oysa bu alanda ne ülkemiz, ne de biz
henüz böyle bir birikime sahibiz -şimdilik-. Gelecekte psikoloji
kültürümüzün yerli yapıtlarla besleneceği umudunu yeşertebilmek için
bugün bulabildiğimizi derlemek zorundayız-derleneni irdelemek
koşuluyla... Bu kitabın yapmaya çalıştığı da budur!
Bu kitapta hem plan hem de içerik açısından Amerikan üniversitelerinde
okutulan gelişim psikolojisi kitaplarından yararlanıldı.
Ama bu kitap ne tam anlamıyla bir "ders kitabı", ne de "on derste psikoloji"
türünden bir el kitabıdır. Alışılagelmiş ders kitaplarının soyut
ve karmaşık yapısından da, bilimsel bilginin kuramsal temelini ihmal
eden basitlik ve pratiklikten de uzak durmaya çalışılmıştır. Amaç,
hem alandaki bilimsel bilgiyi aktarmak, hem de okuyucuya kendi ilgileri
ve çözümlemeleri için ipuçları vermek, bu ikisini de en anlaşılır
biçimde yapmaktır. Anlaşılır olabilmek için de, yetişkinlik ve yaşlılığın
bütün konuları çocukluk ve ergenlikteki gelişimsel kökenlerine
gidilerek tanıtılmaya çalışılmıştır. Kitapta tanımlanmamış hiçbir kavram,
açıklanmamış hiçbir bilgi, yorumlanmamış hiçbir bulgu bırakmamaya
özen gösterilmiştir. Böylece, hem daha önce hiç çocuk ya da ergenlik
psikolojisi okumamış birinin bile yetişkinlikteki gelişmeleri anlayabileceği,
hem de gelişimin bütünlüğünün korunabileceği umulmaktadır.
Ayrıca, klasik ders kitaplarının hiçbir bilgiyi yorumlamayan,
hiçbir kuramı eleştirmeyen tek yanlı tutumunun aksine, bu kitapta
her kuram, her sav karşıtları da gösterilerek verilmiştir. "Üniversal"
ve "üniversiter" olmanın gerektirdiği gibi...
Bilimsel bilgiye ulaşmak günümüzde bir lüks değil bir zorunluluktur.
Hatta gelişim psikolojisinde bu zorunluluk bir "gelişim görevi"
olarak belirtilir. Gençler ve yetişkinler için çağın bilimsel bilgisine
sahip olmak ve bilimsel bir dünya görüşü oluşturmak bir gelişim görevidir.
Bu bilgi, derleme ve aktarma yoluyla geliyor olsa bile... Üzerinde
düşünülebilecek, tartışılabilecek, eksikleri ve yanlışları gösterilebilecek,
doğruları benimsenebilecek bilgilerimizin olması hiç olmamasından
elbette daha iyidir. Hele, böylesine küçücük bir bilgi demetini
oluşturabilmenin, okuyucuya iletebilmenin bile ülkemiz koşullarında
ne denli güç olduğunu bildikten sonra...
Yirmi yıl önce üniversitede psikoloji öğrenimi görenler bir tek
ders kitaplarının bile olmayışının acısını yaşamışlardı. Kitap yokluğu
ve bundan duyduğumuz acı açısından bugün de durum pek farklı
değildir. Bu nedenle bugün, telif, çeviri, derleme, aktarma, ne türden
olursa olsun, psikoloji alanındaki her kitabı, her makaleyi, her satırı
sevinçle karşılıyor, bağrımıza basıyoruz. Ayrıca, en azından gençlerin
bunlara gereksinmesi olduğunu ve -kim ne derse desin- içimizde en
çok okuyanların da onlar olduğunu biliyoruz. İşte bu kitap bir bakıma
asıl onlar düşünülerek hazırlandı. Gençlere henüz yaşamadıkları bir
gelişim döneminin psikolojisini iletmeye çalışmak -çelişik görünse
de- mutlaka yararlı olacaktır. Yetişkinlerin gençleri tanıma ve anlama
zorunluluğu kadar, gençlerin de yetişkinleri ve yaşlıları tanımaları ve
olabildiğince anlamaları gerektiği açıktır. Kuşaklar arasında var olmasını
dilediğimiz anlayış ve hoşgörü başka nasıl oluşabilir!
Son olarak, bu kitaba ilişkin kişisel tutumumuzdan söz etmekte
yarar var. Bu kitaptaki hiçbir bilgiyi, bulguyu, kavramı bu kitabın yazarları
üretmedi. Bir kitap oluşturabilecek boş zamanı bulabilmek için
bile tatil aylarını beklemek zorunda kalan bizim gibi öğretim üyeleri
için yapabilecekleri tek şey, olabildiğince çok ve yeni bilgiyi, elden
geldiğince açık ve anlaşılır biçimde derleyebilmektir. On sayfalık bir
makale yazmak için bile üniversitelerinden on ay maaşlı izin alabilen
şanslı Amerikalı meslekdaşlarımızın yanında, bizim tek şansımız onların
yazdıklarını ele geçirebilmek, aktarabilmek olmaktadır yalnızca.
Bu koşullarda, örneğin Kaliforniya Üniversitesi'nden James E. Birren
ve Pensilvanya Üniversitesi'nden K. Warner Schaie'nin binlerce araştırmaya
ve kaynağa dayalı yaklaşık bin sayfalık "Yaşlılık Psikolojisi"
(1985) kitabı türünden yerli bir yapıta bir an önce kavuşmamız konusunda
ne söyleyebiliriz? Üniversitelerimizin bilgi üreten merkezler haline
gelmesini gönülden dilemekten başka...
Bu kitap yakın bir işbirliğinin ve ortak çalışmanın ürünüdür. Kitabı
planlarken, kaynakları araştırırken, metinleri derlerken aralıksız
ve yoğun bir biçimde birlikte çalışıldı. Dr. Meral Çileli ayrıca "ölüm"
konulu makaleyi tümüyle kaleme alma görevini de üstlendi. Okuyucu,
bu kitabın sözü edilebilecek olumlu yanlarının bu işbirliğine ve yardıma,
kusurlarının sorumluluğunun ise yalnızca aşağıdaki imzaya ait
olduğunu bilmelidir. Ayrıca bu küçük derlemenin, yerini yakın zamanda
daha yetkin, daha özgün, daha bizden çalışmalara bırakmasını
içtenlikle dilediğimizi de...
Bekir Onur
Ankara, Kasım 1986
:::::::::::::::::
İÇİNDEKİLER
ÜÇÜNCÜ BASKIYA ÖNSÖZ
BİRİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ
BİRİNCİ BÖLÜM
GİRİŞ
İ. GELİŞİM PSİKOLOJİSİ
1. Gelişim Psikolojisinin Tanımı
2. Gelişimle İlgili Temel Sorunlar
3. Gelişimle İlgili Temel Kavramlar
4. Gelişim Psikolojisinde Yöntemler
5. Gelişim Kuramları
İİ. YETİŞKİNLİK PSİKOLOJİSİ
1. Yetişkinliğin Tanımlanması
2. Yetişkinliğin Evreleri
3. Yetişkinlik Kuramları
4. Yetişkin Psikolojisinin Temel Sorunları
İKİNCİ BÖLÜM
GENÇ YETİŞKİNLİK
İ. GENÇ YETİŞKİNLİKTE PSİKOLOJİK OLGUNLAŞMA
1. Olgunluğun Tanımlanması
2. Olgunlaşma Yönleri
3. Olgunlaşmada Güçlükler
4. Gelişim Görevleri
5. Bireysel Gelişim
İİ. TOPLUMSAL BAĞLAMDA GENÇ YETİŞKİNLİK
1. Aile
2. Seçenek Yaşam Biçimleri
3. İş ve Meslek
4. Toplumsal Çevre, İlişkiler ve Katılım
5. Ahlak Gelişimi
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
YETİŞKİNLİKTE ORTA YILLAR
İ. ORTA YILLARA GENEL BAKIŞ
1. Kişilik Psikolojisi Açısından Yetişkinlik
2. Yetişkinlikte Kişilik
3. Cinslere Bağlı Kişilik Özellikleri
4. Cinslere İlişkin Kalıpyargılar
5. Cinslere Bağlı Özelliklerin Sürekliliği
İİ. ORTA YILLARDA BİREYSEL GELİŞİM
1. Bedensel Değişimler
2. Zihinsel Değişimler
3. Cinsel Değişimler
İİİ. ORTA YILLARDA TOPLUMSAL YAŞAM
1. Aile
2. İş ve Meslek
3. Toplumsal Çevre
İV. YETİŞKİN EĞİTİMİ
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
YETİŞKİNLİKTE İLERİ YILLAR
İ. YAŞLILIK
1. Yaşlılığa Genel Bakış
2. Yaşlılık Kuramları
İİ. YAŞLILIKTA BİREYSEL GELİŞİM
1. Fiziksel Değişimler
2. Bilişsel İşlevler
3. Kişilik Özellikleri
İİİ. YAŞLILIKTA TOPLUMSAL GELİŞİM
1. Aile Yaşamı
2. Toplumsal Çevre
İV. YAŞLILIKTA RUH SAĞLIĞI
V. ÖLÜM
1. Yaşam Süresince Beklentiler
2. Düşünce Olarak Ölüm
3. Yaşam Süresince Ölüm Yönelimleri
4. Ölme Süreci
5. Ölümü Karşılama
YARARLANILAN KAYNAKLAR
ÖNERİLEN KAYNAKLAR
GELİŞİM PSİKOLOJİSİ SÖZLÜĞÜ
:::::::::::::::::
BİRİNCİ BÖLÜM
GİRİŞ
:::::::::::::::::
GİRİŞ
İ. GELİŞİM PSİKOLOJİSİ
Psikoloji, genellikle, insan davranışının ve zihin süreçlerinin bilimi
olarak tanımlanır. Bu geniş alanın incelenmesi birtakım alt dalların
ortaya çıkmasını gerektirmiştir. İşte gelişim psikolojisi de bu temel
uzmanlık alanlarından biridir. Ayrıca, gelişim psikolojisinin de hem temel
araştırma, hem de uygulama dalları vardır. A. T. Jersild'e (1979)
göre, gelişim psikolojisi alanındaki çalışmalar başlıca iki bölümde
toplanabilir. Birincisi, insan gelişiminin çeşitli yönlerini ele alan ve
betimleyen araştırmalardır. İkincisi, gelişime ilişkin temel kavramları,
ilkeleri, kuramları ortaya koyan incelemelerdir. Gelişim alanındaki en
yararlı çalışmalar, kuşkusuz, olgu ile kuramı birleştiren, böylece insan
bilimlerine katkısı olan çalışmalardır. Bu açıdan, insan gelişimine
ilişkin çalışmalar biyoloji, sosyoloji, antropoloji, tarih gibi diğer bilim
dallarını da ilgilendiren çok disiplinli ve disiplinlerarası bir alana
yayılmaktadır. Bu nedenle günümüzde gelişim psikolojisi çok yönlü
bir araştırma ve inceleme alanı olmak durumundadır.
:::::::::::::::::
1. Gelişim Psikolojisinin Tanımı
İlke olarak, geçmişi bilmek şimdiyi anlamamıza, şimdiyi anlamak
da geleceği kestirmemize yardımcı olur. Bu genel ilke embriyoloji,
jeoloji, coğrafya, tarih, gelişim psikolojisi gibi bütün gelişim bilimlerinde
geçerlidir. Kuşkusuz, değişimin konusu ve zaman evreleri
bütün bu bilimlerde aynı değildir; fakat hepsinde ortak olan nokta,
birşeylerin zaman düzeni içinde geliştiği ve bu sistemli değişimin
nedenlerinin bulunabileceği inancıdır. Gelişim psikolojisinde zaman periyodu
insan ömrünü içerir ve değişen şey bireydir. Şu halde, gelişim psikolojisinin
konusu bireyin fiziksel ve ruhsal yapısının ve davranışının değişimidir.
Gelişim Psikolojisi, bireylerin yaşam boyunca geçirdiği değişimlerin
betimlenmesi ve açıklanmasıyla ve aynı zamanda bireyler arasındaki
değişim benzerlik ve farklılıklarıyla uğraşır. Gelişim psikologları
gelişimi betimlemek isterler, dolayısıyla gelişim normlarıyla ilgilenirler.
Fakat aynı zamanda gelişim süreçlerini açıklamak da isterler;
yani gelişimin neden belirli bir yolda ilerlediğini ve gelişim yolunda
bireylerin neden birbirinden farklılaştığını bulmaya çalışırlar.
Modern gelişim psikolojisi oldukça yeni bir bilim dalıdır. En
azından 1960'lara kadar bebek, çocuk ve ergen konusundaki psikolojik
araştırmalar "çocuk psikolojisi" adıyla biliniyordu. Bugünkü psikolojik
gelişim anlayışı -bazı büyük kuramcılara karşın- şimdiki biçimiyle
son on yıllara kadar ortaya çıkmış değildi. Bütünleşmiş bir gelişim
anlayışının daha önce ortaya çıkmayışının nedenlerinden biri,
alanın 1950'lere kadar değişimleri açıklamaktan çok betimlemeye yönelmiş
olmasıdır. İlk gelişim psikologları çocuğu doğum öncesinde,
ilk haftalar ya da aylarda, ilk çocukluk, orta çocukluk dönemlerinde
-olduğunca eksiksiz biçimde- betimlemekle yetiniyorlardı. Ancak betimsel
bilgi araştırmacılar için giderek çekici olmaktan çıkmaya başladı.
Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde 1938'de çocuk gelişimi
konusunda yaklaşık beşyüz yayın çıktığı halde, 1949'da bu sayı yarısına
inmişti. Daha sonra, 1950'lerin başlarında gelişim psikolojisi yeniden
canlandı. Bu gelişmeye katkısı olan pek çok etken arasında en
önemlisi, gelişim psikologlarının yeni bir yaklaşım kabul etmeleriydi;
artık ilgilerini gelişimin temelini oluşturan süreçlere yöneltmeye
başlıyorlardı (Liebert ve Wicks-Nelson, 1981).
Yaşamboyu gelişim psikolojisi (life-span developmental psychology)
gelişimi incelemede yeni bir yönelimdir ve iki temel sayıltıya
dayanır. Birincisine göre, gelişim döllenme ile başlayan ve ölüm ile
sona eren yaşamboyu bir süreçtir. Bu bakış açısı, bebeklik, çocukluk,
ergenlik gibi bedensel büyümeye bağlı yaş dönemlerini kendi araştırma
alanları sayan gelişim psikologlarının görüşlerinden ayrılmaktadır.
İkinci sayıltıya göre, gelişim büyümenin sonlanması ya da olgunlaşma
ile sona ermez. Tam tersine, yaşamboyu gelişim psikologları
yetişkinlik ve yaşlılık yıllarıyla büyük ölçüde ilgilenirler. Yaşamboyu
gelişime duyulan ilgi 1970'lerde başlamış ve 1980'lerde artarak
sürmüştür. Yaşamboyu gelişim yaklaşımının ele aldığı temel konular
"gelişim sırasında ortaya çıkan değişimlerin doğası" ve "bu değişimleri
hangi etkenlerin belirlediği" sorunlarıdır (Honzik, 1984).
Paul B. Baltes'e (1987) göre de, yaşamboyu gelişim psikolojisi, yaşam
akışı boyunca davranışta ortaya çıkan sabitliğin ve değişimin araştırılmasını
içerir. Bu psikolojinin amacı, yaşamboyu gelişimin genel ilkeleri,
gelişimde bireylerarası farklılıklar ve benzerlikler hakkında,
aynı zamanda gelişimde bireysel esnekliğin ya da değişebilirliğin derecesi
ve koşulları hakkında bilgi elde etmektir.
Perlmutter ve Hall (1992), gelişime ve yaşlanmaya ilişkin sayıltıların,
araştırmacıların sorduğu soruları, bulguları yorumlama biçimlerini
ve ileri yaşlardaki yaşamın doğasına ilişkin sonuçlarını etkilediğini
belirtmektedir. Otuz yıl önce yaşlılığın doğasına ilişkin soruları
yanıtlamak çok kolaydı; çünkü herkes gelişimi gençlikle özdeş tutuyordu,
yetişkinlerin gelişmediği varsayılıyordu. Oysa araştırmalar olgunlaşmadan
sonraki bütün değişimlerin bozulma ya da düşüş içermediğini
göstermektedir. Örneğin, zekanın bazı yönlerinde ilerlemeler
yaşamın ikinci yarısında da sürmektedir. Araştırmacılar farklı sistemlerin
farklı oranlarda yaşlandığını ve gelişimin yönünün değişebileceğini
de buldular. Yaşlanma, hangi işlevin incelendiğine bağlı olarak
kararlılık, artma ya da azalma içerebilir. Örneğin, zekanın bir yönünde
ilerleme gösteren bir yetişkin bir başka yönünde gerileme gösterebilir.
İşte bu tür bulgular araştırmıacıları sayıltılarını yeniden gözden geçirmeye
zorlamıştır. Gelişimi döllenmeden olgunlaşmaya kadar izleyen
ve fetus, bebek, çocuk ve ergenle sınırlı tutan eski tanım işe yaramaz
olmuştur. Böylece, yaşamboyu gelişim yaklaşımında gelişim, döllenmeden
ölüme kadar bedende ya da davranışta ortaya çıkan yaşa bağlı
değişimler olarak tanımlanmaktadır (Perlmutter ve Hall, 1992).
:::::::::::::::::
2. Gelişimle İlgili Temel Sorunlar
Gelişim psikologlarının sık sık tartıştıkları birtakım önemli sorunlar
vardır. Bunlardan birincisi, gelişimi sağlayan etkenlerin kaynağı
sorunudur. Bu sorun kalıtım-çevre, doğa-kazanım ya da başka adlarla
yapılan tartışmalarda ortaya konmaktadır. Bugün artık "hangisi?"
ve "ne kadar?" sorularının sorunu çözmedeki yararsızlığı anlaşılmıştır.
Bunların yerine, davranışta biyolojik ve toplumsal etkilerin "nasıl?"
birleştiği sorusu sorulmaktadır.
Gelişim psikologları kendi alanlarında veri toplamak için üç dizi
ilkeye dayanırlar: 1) Fiziksel büyüme ilkeleri, 2) Olgunlaşma ilkeleri,
3) Öğrenme ilkeleri. Fiziksel büyüme ilkeleri fiziksel yapı ve organlardaki
değişimleri dikkate alır. "Olgunlaşma" terimi -gelişimcilerin
kullandığı biçimiyle- reflekslerin, içgüdülerin ve diğer öğrenilmemiş
davranışların gelişimiyle ilgidir. Fiziksel büyüme ve olgunlaşma biyolojiktir.
"Öğrenme" ilkeleri ise, geniş anlamda, sadece geleneksel koşullanmayla
değil, aynı zamanda okuldaki öğrenimle ve diğer çevre
etkileriyle birlikte tanımlanır. Öğrenme ve kalıtımın gelişime katkıları
konusunda bugün kabul edilen görüş, gelişimin ortaya çıkmasında iki
etkenin birleştiğini kabul eden "etkileşimci" görüştür. Her ikisi de
zorunludur, hiçbiri tek başına yeterli değildir. Kalıtım gizil sınırları
saptar, çevre de bu sınırlara ne kadar yaklaşılacağını belirler.
Gelişim üzerindeki biyolojik etkiler iki çeşittir. Birincisi, bir türün
bütün üyelerince paylaşılan türe özgü etkilerdir (bebeğin beslenme
ve bakım için başkalarına gereksinme duyması gibi). İkincisi, her kişiye
özgü olan genetik özelliklerdir (bireyler arasındaki farklılıklar
gibi). İşte, gelişim psikologları doğanın insanlar arasındaki benzerliklerin
ve farklılıkların oluşumuna nasıl katkıda bulunduğunu araştırmaktadırlar.
Öte yandan, gelişim üzerindeki çevresel etkiler de iki çeşittir.
Birincisi fiziksel çevredir (doğum öncesi dönemde ana rahmi,
kent ya da kır gibi). İkincisi toplumsal çevredir (diğer insanlar, toplumsal
kurumlar gibi). Bazı çevresel belirleyiciler bizi başkalarından
farklı kılan etkenlerdir (özel bir okulda okumak, trafik kazasına uğramak,
işini yitirmek, piyangoda kazanmak gibi). Başka bazı çevresel
belirleyiciler de bizi başkalarına benzer kılan etkenlerdir (içinde
doğduğumuz kültür ya da tarihsel zaman gibi). Önemli tarihsel olaylar gelişim
üzerinde derin etkilerde bulunur, ama bu etkinin niteliği kişinin
o zamanki yaşına bağlıdır. Bu konu gelişimle ilgili temel kavramlar
bölümünde "bölük" kavramı çerçevesinde yeniden ele alınacaktır.
İkinci sorun, davranış değişikliğinin sürekliliği ya da süreksizliği
sorunudur. Gelişim derece derece ve düzgün bir biçimde mi ilerler,
yoksa kendine özgü nitelikler gösteren birtakım evrelerden mi geçer?
Evre kuramcıları evrensel biyolojik temelli etkenlerin gelişimde egemen
bir rol oynadığını savunurlar; psikolojik süreçlerde hep aynı yapısal
deeişimlerin ortaya çıktığını ve davranış değişimlerine göreli bir
süreksizlik verdiğini ileri sürerler. Buna karşılık, sürekliliği savunan
kuramcılar toplumsal ve yaşantısal etkenlerin gelişimdeki değişmelerin
temelini oluşturduğunu savunurlar; öğrenme, dereceli bir süreçtir.
Ancak bu görüş ayrılığına karşın, bütün kuramcılar gelişimde hem süreklilik
hem de süreksizlik olduğu konusunda birleşmektedirler. Özellikle
kişilik psikolojisi alanında varılan sonuç, kişiliğin karmaşık ve
çok yönlü bir yapısı olduğu, bazı ögelerinin süreklilik bazılarının da
süreksizlik gösterdiği biçimindedir. Genellikle en büyük sabitlik çeşitli
zihinsel ve bilişsel boyutlarda (ZB, bilişsel üslup, benlik kavramı
gibi) ve en düşük değişmezlik kişilerarası davranış ve tutumlarda ortaya
çıkmaktadır.
Gelişim psikolojisinde temel tartışmalardan biri de bunalım (crisis)
kavramı çevresinde toplanır. Diyalektik bakış açısından psikolojinin
görevi, değişen dünyada değişen bireyi anlamaya çalışmaktır. İnsan
yaşamı karşıtlıklar ve çatışmalarla belirlenir. Her değişim karşıtlar
arasındaki sürekli bir çatışmanın ürünüdür. Gelişim, varolan karşıtlıkların
çözümü ve sonunda yeni karşıtlıkların ortaya çıkışı ile ilerler. Bireyin
yaşamındaki karşıt güçler arasındaki çarpışmanın sonucu bir uzlaşma
değil, tümüyle yeni bir üründür. Riegel'e (1975) göre, insan
gelişimi en azından dört boyutta eşzamanlı bir harekettir: 1) İçsel-
biyolojik, 2) Bireysel-psikolojik, 3) Kültürel-sosyolojik, 4) Dışsal-
fiziksel. Gelişim, bu boyutların dengesi bozulduğu zaman ortaya çıkar.
Çeşitli boyutlardaki değişimler her zaman eşzamanlı olmadığı
için, aralarında çatışma gelişir ve bir bunalıma yol açar. Bunalım,
bireylerin davranışlarını yeni koşullara ayarlamalarını gerektiren son
derece zorlayıcı bir durumdur. Ancak diyalektik psikoloji açısından
bunalımların mutlaka olumsuz olaylar olması gerekmez. Bu psikoloji,
Piaget'in bilişsel gelişim konusundaki görüşlerinin yeterli olmadığını
ileri sürer. Piaget gelişimin dengenin oluştuğu anda ortaya çıktığını
vurgulamaktadır. Oysa Riegel'e göre gelişimsel ilerlemenin temeli
karşıt koşullardır ve gelişim süreci hiçbir zaman sona ermez. Piaget
gelişimi denge ve uyumun periyodik düzeylere ulaşması olarak gördüğü
halde, Riegel bu gelişim düzeyinin ancak kısa süreli olduğunu kabul
eder. Riegel'e göre Erikson, bunalımların içsel-biyolojik ve
kültürel-sosyolojik güçlerle birlikte belirlenmesini vurgulayan ilk
modern yazarlardan biridir, ancak Erikson da organizmanın neden evreden
evreye geçerek geliştiğini açıklamakta yeterince başarılı olamamıştır.
Riegel bunalım kavramına farklı bir açıklama getirmektedir:
"Bunalım (crisis) kavramı çelişik biçimde denge (equilibrium),
kararlılık (stability), uygunluk (consonance) ve
denge (balance) kavramlarıyla bağlantılıdır. Denge (equilibrium)
kavramı arzu edilir bir amaç olarak davranış ve toplum
bilimcilerin düşüncesine tam anlamıyla girmiştir ve bunalımı
olumsuz yönde tanımlar. Böylece, bunalım kavramı,
ancak uzun vadeli bir durum olarak ya da bir sakinlik durumunun
kesilmesi eylemi olarak gördüğümüz zaman dengesizlik
(disequilibrium) anlamını kazanır. Fakat, karşıt durumlar
ya da olaylar birbirine sıkıca bağımlı olduğuna göre,
denge kavramı dengesizlik kavramı olmadan ve kararlılık
kavramı bunalım kavramı olmadan anlaşılamaz. Bizim
araştırmamız gereken nokta, bu koşulların her birini tek
başlarına kavramak değil, birbiri içine girişlerini kavramaktadır.
Kararlılık ve bunalımı olumlu ve olumsuz değil, birbirine
karşılıklı bağımlı olarak görmemiz, yalnızca diyalektik
bağlantılarında gelişimi olanaklı kılan çelişik koşulları düşünmemiz
gerekmektedir" (K. F. Riegel, 1975).
Gelişim psikolojisinin bir başka temel sorunu, davranış'ın mı
yoksa zihinsel süreçlerin mi vurgulanacağıdır. Katı davranışçı yaklaşım
doğrudan gözlemlenemeyeceği gerekçesiyle zihinsel süreçleri
araştırmak istemez; buna karşılık, çağdaş psikologlar nesnel yöntemler
kullanarak zihin süreçlerini de araştırma alanına katmışlardır. İç zihinsel
süreçlerin psikolojik gelişimdeki yeri ve rolü artık kabul edilmekte
ve araştırılmaktadır. Aynı bağlamda bir başka sorun da, "normatif"
gelişimin mi yoksa idiyografik gelişimin mi vurgulanacağı konusudur.
Kimi psikologlar bütün çocuklarda varolan ortak yönler anlamına
gelen normatif (normative) gelişimle ilgilenirler; kimi psikologlar
da çocuklar arasındaki bireysel farklılıkları anlamayı amaçlayan
idiyografik (idiographic) gelişimi vurgularlar. Normatif araştırmalar
genellikle gelişimin biyolojik temellerine dayanırlar. Gesell ve bir
ölçüde de Piaget gibi kuramcılar gelişimi, içsel biyolojik süreçlerin
yönlendirdiği, çevresel etkenlerden pek etkilenmeyen, önceden kestirilebilir
bir olgu olarak görürler. Bu bakış açısı "ortalama" çocuk üzerinde
yoğunlaşmakta ve "normal" gelişimin aşama aşama nasıl ilerlediğini
belirleme amacını gütmektedir. İdiyografik araştırmalar ise
çocuğu birey olarak almakta ve onu diğerlerinden farklılaştıran etkenleri
incelemektedir. Vasta ve arkadaşlarına (1992) göre, dil gelişimi
konusundaki çağdaş araştırmalar bu iki yaklaşımı sergileyen örneklerdir.
Kimi kuramcılar dil yeteneğinin bütün çocuklarda benzer biçimde
ortaya çıktığını, çünkü büyük ölçüde beyindeki mekanizmalar
tarafından denetlendiğini kabul etmektedirler. Dolayısıyla bu araştırmalar
belirli bir dildeki çocukların ortak dil gelişimi örüntülerini, aynı
zamanda binlerce dil için evrensel olan özellikleri araştırmaktadırlar.
Buna karşılık başka kuramcılar da konuşma gelişimindeki bireysel
farklılıklarla ve dilin kazanılmasındaki çevresel etkilerle, yani dilin
farklı çocuklarda farklı gelişmesine yol açan nedenlerle ilgilenmektedirler.
:::::::::::::::::
3. Gelişimle İlgili Temel Kavramlar
Yaş (age) kavramı, gelişim psikolojisini psikolojinin diğer alanlarından
ayıran temel kavramdır. Yaş zaman ile eşanlamlı bir kavramdır
ve kendi başına hiçbir şeyin nedeni değildir. Yaş kavramının
yarattığı karışıklıklar nedeniyle kimi gelişim psikologları evre (stage)
kavramını kullanmayı yeğlerler. Bir bağımsız değişken olarak "evre",
"yaş"tan daha kullanışlıdır. Günümüzde evre kavramı gelişim psikologlarınca
iki anlamda kullanılmaktadır. "Güçlü" anlamda evre kavramı
süreksizliği dile getirir. Örneğin, çocuğun hareket gelişimi emekleme,
ayağa kalkma, yürüme, koşma biçimindedir. Bu evrelerden herbiri
diğerinden niteliksel olarak farklıdır. Bu anlamda evreler her zaman
belirli bir zaman aralığında ortaya çıkmak durumundadırlar;
gelişen birey bir evreyi atlayamaz, evreleri bir başka zaman aralığında
yaşayamaz. Evre kavramının bu güçlü anlamı Piaget'in bilişsel gelişim
kuramında ve Kohlberg'in ahlak gelişimi kuramında ortaya çıkar.
Evre kavramının "zayıf" anlamı da vardır ve yaş, çevre, ilgiler,
etkinlikler konusunda bilgi verir. Bütün bu kullanımlarda kavram anlam
değişikliği olmadan geçer. Örneğin çocuğun "diş çıkarma evresinde",
"ilkokul evresinde", "anal evrede" olduğu söylenebilir. Freud'un
psikoseksüel gelişim kuramında ve Erikson'un psikososyal gelişim kuramında
bu anlamdaki evre kavramı kullanılır (Ph. G. Zimbardo, 1979).
Kullanımdaki bu farklılığa karşın, evre kuramlarının tümü evrelerin
temel özellikleri üzerinde birleşirler. Kuramsal olarak evrelerin şu
özellikleri taşıdığı kabul edilmektedir: 1) Evreler genel sorunları
betimlerler. Bir evre o evreye özgü genel özellikleri ve sorunları vurgular.
2) Evreler davranıştaki nitelik farklılıklarını dile getirirler. Bir evredeki
davranışın kendine özgü nitelikleri vardır. 3) Evreler değişmez
bir ardışıklık gösterirler. Bir evre diğerini değişmez bir sıra içinde izler.
4) Evreler bütün kültürler için evrenseldir. Kültürler arasındaki
farklılıklara karşın, bütün kültürler aynı yaşam sorunlarıyla başa çıkmaya
çalıştıkları için gelişim evreleri bütün kültürlerde aynıdır (W.C. Crain,
1986).
İlerde de görüleceği gibi, gelişim kuramlarının çoğu evre kuramlarıdır.
Ancak evre kuramlarının hepsi evre kavramının gerektirdiği
özelliklere sahip değildir. John Flavell'e (1985) göre, tam bir evre
kuramındaki her gelişim evresi şu ögeleri taşır: Yapılar (yeteneklerin,
becerilerin ya da güdülerin tutarlı bir örüntüsü); niteliksel değişimler
(önceki evreyle karşılaştırıldığında yetenekler, beceriler ya da güdüler
arasında açık bir farklılık); ani oluş (evrenin tipik yeteneklerinde,
becerilerinde, güdülerinde eşzamanlı bir değişim); birliktelik (bütün
değişimlerin aşağı yukarı aynı hızla gelişmesi). Çok az evre kuramı
bütün bu ölçütlere tam olarak uyabilmektedir. Örneğin, bir evrenin nerede
bittiği, diğerinin nerede başladığı konusunda çok az görüş birliği
vardır. Bu tür sorunlar nedeniyle günümüzde evre kavramı daha az
sınırlayıcı bir biçimde kullanılmaktadır. Özel bir alandaki bellibaşlı
yaşam evrelerinin betimlenmesinde hala evre kavramı yeğ tutulmaktadır.
Evre kuramıyla yakından ilişkili kavramlardan biri de kritik dönemler
(critical periods) kavramıdır. Kritik dönemler, yaşam süresinde,
sürekli ve geri dönülmez sonuçları olabilen elverişli ve elverişsiz
durumlarla ilgili zamanlardır. Kimi gelişimciler "duyarlı dönem" (sensitive
period) terimini kritik dönem terimine yeğ tutarlar. Duyarlı dönem
kavramı, kritik dönem kavramına göre, zaman boyutunda daha
fazla esneklik ve geri dönüşlülük içerir. Kritik ya da duyarlı dönem
anlayışı özellikle ünlü etolog Konrad Lorenz'in çalışmalarından sonra
yaygınlık kazanmıştır. Bu anlayış psikanalitik açıklamalarda da önemli
bir yer tutar. "Çocukluk nevrozu olmadan yetişkinlik nevrozu olmaz"
formülü bu anlayışın anlatımıdır. Bununla birlikte, kimi gelişimciler
yaşamın ilk yıllarının bu denli önemli sayılışını reddederler.
Evre kavramının sağladığı kuramsal kolaylıklar açık olmakla birlikte,
yaş kavramından vazgeçilemeyeceği de ortadadır. Şu halde, yaşın
gelişimsel anlamını incelemekten kaçınılamaz.
Yaş sadece biyolojik, kronolojik bir kavram değildir, aynı zamanda
psikolojik, toplumsal bir gerçekliktir. Bireyin kendini kaç yaşında
"hissettiği"ne ilişkin yaşantı herkesçe bilinir. Bir insan 16'sında kendini
yetişkin gibi hisseder, öyle davranır ve çevresi de onu öyle algılar;
bir diğeri ise 30'unda hala yüksek öğrenimini sürdürmektedir ve öğrenimini
bitirmeden kendini tam bir yetişkin gibi hissetmeyebilir. Özellikle
yetişkinlik psikolojisinde yaşlanma sürecinin incelenmesi, farklı
yaş bölüklerindeki insanların farklılıklarının incelenmesi önem taşır.
Ayrıca, bireyin yaşam döngüsü belirli bir tarih içine yerleştiğinden,
bireysel zaman ile tarihsel zaman arasındaki etkileşim de önemlidir.
Çünkü bireyin örneğin 20 yaşını 1995'te ya da 1935'te yaşaması farklı
anlamlar taşır. Öte yandan, gelişim araştırması açısından da, farklı insanlar
arasındaki yaş farklılıkları (bireyin ve ana babasının) ile, bireyin
kendisinin yaş farklılığı (şimdiki hali ve 30 yıl sonrası) farklı etkenlerin
dikkate alınmasını gerektirir. Her birey aşağı yukarı aynı zamanda
doğmuş insanlar grubu demek olan bölük (cohort) içinde yer
alır. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1930'lardaki büyük ekonomik
bunalımın gençler üzerindeki etkisinin olumlu ya da olumsuz olması
gencin ait olduğu bölüğe bağlıdır. Bu etkinin o tarihlerde ergenlik çağında
olan çocuklar üzerinde olumlu, okul öncesi çağda olanlar üzerinde
ise olumsuz olduğu belirtilmektedir.
Yaş, basitçe bakıldığında, bireyin doğumundan itibaren dünyanın
güneş çevresindeki dönüşlerinin sayısıdır sadece. Ancak, yaşla gelen
değişimler, farklı yaşlardaki insanlar arasındaki farklılıklar, yaşlanma
süreci vb. önemli konulardır. Yaşa ilişkin bu değişimlerin çoğu
-özellikle yetişkinler için- bireyin içinde yaşadığı toplum tarafından
belirlenir. Ancak, hangi toplum içinde olursa olsun biyolojik değişimler
de önemlidir.
Yaşın önemini kavramak için aşağıdaki tabloya bakabiliriz:
Tablo 1: İnsan Yaşam Çizgisi
0- Gebelik, doğum
6- Okula başlama
12- Erinlik
18-30 Oy verme, işe başlama, evlenme, anababa olma
30-48 Anababa ölümü, menopoz, çocukların evden ayrılması,
büyük anababa olma
48-65 Emeklilik, eş ölümü, büyük-büyük anababa olma
65 ve üzeri- Ölüm
(Önemli olayların yaşları ortalama olarak verilmiştir, bu yaşlar önemli
bireysel ve cinsel farklılıklar gösterir).
Kaynak: D.C. Kimmel, Adulthood and Aging, 1974.
Her bireyin döllenmeyle başlayıp ölümle sonuçlanan böyle bir
yaşam çizgisi (life line) vardır. Bu yaşam çizgisi insanın yaşam döngüsünün
(life cycle) şematik bir tasarımıdır ve insan yaşammın tüm
süresinin (life span) ilerleyen ve sırasal yönlerini vurgular. Bu çizgide
belirli yaşlar, yaşa bağlı özel değişimler için işaretlenmiştir. Biyolojik
büyümenin rolü, gebelikten doğuma, doğumdan erinliğe, erinlikten
orta yaşa vb. ilerledikçe önemini yitirmektedir. Şu halde biyolojik
değişkenlerin dışında hangi etkenlerin yaşam çizgisindeki olayların önemini
belirlediği sorulabilir. Örneğin, 6 yaş, çocuğun okula girişini ve
uzun bir resmi eğitimden geçişini göstcrdiği için anlamlıdır. 12 yaş,
erinliğin başlangıcını, çocukluğun sona erişini ve gençlik kültürüne
katılmayı gösterdiği için önemlidir. 18 yaş, birçok toplumda oy kullanma,
sürücü belgesi alma, üniversiteye girme, evden ayrılma, işe
girme, evlenme gibi önemli toplumsal ve hukuksal anlamlar taşır ve
yetişkinlikten pay almayı simgeler. 30 yaş -özellikle kitle iletişim
araçlarınca- orta yaşın ve artık inişe geçişin başlangıcı olarak görülür;
oysa dönüm noktası olarak ağırlıklı sonuçları olmayan bir yaştır, gene
de yetişkinliğin birtakım hareketli olayları bu yaş dolaylarında yaşanır.
Yetişkinler diğer yaş dönemlerinden niteliksel olarak farklı bir orta
yaş kavramına sahiptirler. Ergenlikten sonraki on yıllarda yaşa bağlı
değişimlerin az olmasına karşın, orta yaşlılıkta menopoz ve emeklilik
gibi iki olay yaşa bağlı olarak gerçekleşmektedir. İleri yaşlarda eşin ya
da arkadaşların ölümü, bireyin kendi ölümünden önce geçtiği dönüm
noktalarıdır. Araştırmalar ölümün de önemli bir gelişim olayı olduğunu
ortaya koymaktadır. Ölüme yakınlık yaşlılıkta kronolojik yaştan
çok daha önemli bir zaman ölçütü olmaktadır. Ölüm kaçınılmazlık kazandıkça,
psikolojik değişimlere yol açmaktadır.
Bireyin yaşam döngüsü boyunca gelişimi yaşa bağlı değişimin
kaynaklarından sadece biridir. Yaşam çizgisi ile çakışan "tarihsel zaman"
da bireyin yaşam döngüsü içinde ilerlemesini etkileyen yaşa
bağlı bir diğer boyuttur.
Söz gelimi, yirmi yıl önce üniversite öğrencisi olan bir gencin
ana babası büyük olasılıkla Birinci Dünya Savaşı sonlarında ve büyük
ekonomik bunalımın ilk yıllarında doğmuştur. O insanlar uluslararası
dayanışmayı öğrenmişler, ama ekonomik güvenliklerinin ve maddi
varlıklarının kendi denetimleri dışında birden bire yok olabileceğini
de görmüşlerdir. Ekonomik bunalım yıllarında okula giden o insanlar
ilk toplumsal deneyimlerini, ilerdeki tutum ve değerlerini etkileyen
maddi sıkıntılar içinde yaşamışlardır. Belki İkinci Dünya Savaşı'nı
yaşamışlar, hatta içinde bizzat yer almışlardır. 1940'larda doğanlar ise
yalnız ekonomik büyümeyi ve orta sınıfın gelişmesini değil, aynı zamanda
hiç eksilmeyen nükleer savaş tehdidini de yaşamışlardır. Son
zamanlarda çevre kirlenmesi ve nüfus patlaması gibi diğer yok olma
tehditlerini de yaşamaya başlamışlardır. Bugünün dünyası, yalnız teknolojik
gelişmeyi değil, dünyanın küçülmesini ve uzaya gidilmesini
de yaşamaktadır. Bilgisayarlarla yaşama zorunluluğunun getirdiği sorunları
da eklemek gerek!
Bu tür tarihsel-kültürel olayların bireylerin tutum, değer ve dünya
görüşlerini büyük ölçüde etkilediği bilinmektedir. Bu gelişmeler insanları
farklı yaşlarda farklı biçimlerde etkiler. Ancak tarihsel olayların
kuşaklar üzerindeki etkisi yaşa bağlı olmanın yanında toplumsal
kesimlere de bağlıdır. Örneğin A.B.D'de 1950'lerde uzay programlarının
önem kazanması o yıllarda meslek seçiminin eşiğinde bulunan
gençleri daha fazla etkilemiş, çoğunu fen ve mühendislik dallarına yöneltmiş,
sonuçta bu alanda işgücü fazlası oluşmasına yol açmıştır.
Bireysel yaşam döngüsü ile tarihsel zaman çizgisi etkileşiminin
ilginç bir örneği de "kuşaklararası çatışma" olgusudur. Bu çatışmanın
gençlerle anababalarının kuşağı arasındaki değer, tutum ve yaşam biçimi
farklılığından oluştuğu kabul edilirse, iki farklı yorum getirilebilir:
Gelişimsel ve tarihsel. Gelişimsel olarak kuşaklar arasındaki bu
farklılık gençlerin ve anababalarının yaşam döngüsündeki farklı evrelerden
kaynaklanmaktadır. Erikson'a göre genç insan "Ben kimim?
Toplumla nasıl bir ilişki kurabilirim?" gibi kimlik sorunlarıyla uğraşırken,
kendi değer ve tutumlarını oluşturabilmek için toplumun değerlerini
irdelediği ve anababa değerlerini kısmen reddettiği bir evreden
geçer. Anababalar ise, dünyada sürekliliklerini sağlayan işaretler
bırakabilme isteğiyle, ekonomik ve duygusal bir kararlılık sağlayarak,
toplumun değerlerini aktarmaya çabaladıkları bir gelişim evresindedirler.
İki ayrı evredeki insanların çatışması bir tür insanlık durumudur
ve bu nedenle insanlık tarihi kadar eskidir.
Kuşaklar arasındaki bu çatışma kuşaklar boyunca ortaya çıkan
toplumsal değişimin mekanizması da olabilir. Özellikle, yaşlıların gelişen
daha karmaşık ve yeni toplumsal yapıya gençleri hazırlayamadıkları
hızlı toplumsal değişim dönemlerinde bu böyledir. Toplumsal
gelişimin hızı arttıkça birbirini izleyen kuşaklar arasındaki yeniden
uyum sağlama süreci de o ölçüde önem kazanmaktadır. Günümüzde
gençlik döneminin uzaması gençlere, kişisel özgürlük, ekonomik güvenlik,
entelektüel araştırma açılarından, toplumu ve toplumsal değerleri
sorgulamaya zaman ve olanak sağlamaktadır. Yine bu dönemin
uzaması gençlerin kendi aralarında bir çevre yaratıp yaşlı kuşakla
daha az ilişki kurmalarına olanak vermektedir. Böylece gençler arasında
paylaşılan tutum ve değerler artmakta, geleneksel kuşaklararası
etkileşimin yerine yaşıtlararası etkileşim geçmektedir. "Gençlik kültürü"
olgusu da buradan doğmaktadır.
Gençlik dönemiyle çakışan bu tarihsel etkenler -çocuklukla yetişkinlik
arasındaki sürenin uzaması, anababaların gençliğine oranla
daha maddi varlık içinde yaşayan gençlik, genç nüfusun savaş sonrasında
artması- kuşaklar çatışmasını derinleştiren nedenler olmuştur.
Şu halde, gelişim olgusunu, gelişim döneminin çakıştığı tarihsel dönemi
dikkate almadan tam olarak anlayamayız. Ama aynı zamanda,
kuşaklar çatışmasını tam olarak anlayabilmek için gelişimsel (yaş) etkenleri
tarihsel etkenlerden ayırabilmemiz gerekmektedir. Margaret
Mead, kuşaklar çatışması konusunda gelişimsel etkenlerin yerine tarihsel
değişimlere ağırlık verdiği bir açıklama getirmiştir. Mead, savaş
sonrası insanların içinde yaşadıkları dönemin olumsuz niteliklerini
özellikle vurgulamaktadır. Mead'a göre, "kültürel süreksizlik" yaşam
döngüsünde ilerledikçe, 1980'lerde 41 yaşındakiler 55 ve daha yukarı
yaşta olanları anlayamaz hale geleceklerdir ve bu böyle sürüp gidecektir.
Sadece tarihsel etkenlere dayanarak kurulduğu için abartılan bu
sav, kuşak çatışmasının gençlerle yaşlılar arasında sonsuza dek var
olacağı doğrultusundaki gelişimsel savla çelişmektedir.
Kuşaklar çatışmasına ilişkin bu örnek, yaş farklılıklarının anlaşılmasının
ve yorumlanmasının çok zor olabileceği gerçeğini ortaya
koymaktadır. Bu nedenle, yaş farklılıkları üzerindeki araştırmaların,
gelişimsel (yaş) ve tarihsel (zaman) etkenlerin etkileşimini dikkate alması
gerekmektedir. Gelişimsel sav ile kültürel süreksizlik savı arasındaki
çelişki ancak amprik araştırmalarla giderilebilecektir. İdeal bir
araştırma yöntembilimi, insanları bu kuşaklar farkının her iki tarafında
da belirli bir süre izleyebilmelidir (D. C. Kimmel, 1974).
:::::::::::::::::
4. Gelişim Psikolojisinde Yöntemler
Gelişim psikolojisi, doğumdan ölüme uzanan yaşam süresinde fiziksel,
zihinsel, duygusal ve toplumsal işlevlerde ortaya çıkan bütün
değişimleri araştırır. Gelişim araştırmalarında çeşitli araştırma
stratejilerinden, yaklaşımlarından, desenlerinden ya da yöntemlerinden söz
edilebilir ve bunlar çeşitli biçimlerde sınıflanabilir.
Aşağıda, herhangi bir sınıflama yapmadan, gelişim psikolojisinde
sıklıkla kullanılan bazı yöntemler açıklanmaktadır.
Deneysel yönteın (experimental method), deneysel varsayımları
neden-sonuç ilişkisinin belirlenmiş olduğu kontrollü bir durum içinde
sınamaktan ibarettir. İlişkisel yöntem (correlational method), iki ya da
daha fazla etken arasındaki ilişkiyi saptamakla uğraşır. Bu yaklaşımda
hiçbir şey araştırmacı tarafından değiştirilmez, durum olduğu gibi ölçülür,
denekler aynı koşullar altında gözlemlenir, değişkenler arasındaki
ilişki genellikle "korelasyon katsayısı" ile bulunur. Örnek olay
yöntemi (case study method), tek bir deneğin ayrıntılı biçimde incelenmesi
yöntemidir. "Klinik örnek olay incelemesi" bu yöntemin daha
derinliğine bir yoludur. "Tek denekli deneysel araştırma", deneysel
yöntem ile örnek olay yönteminin tek bir bireyin incelenmesinde birleşmesidir.
Bu üç yöntemden herbirinin güçlü ve zayıf yanları vardır;
ancak bilim adamlarının yeğledikleri yöntem deneysel yöntemdir,
çünkü araştırmacıya neden-sonuç ilişkilerini arayabileceği kontrollü
bir durum sağlar. Bu kontrollerin olmadığı ilişkisel araştırma ise sadece
değişkenler arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarabilir, ama neden-sonuç
bağlantısını veremez. Gene de ilişkisel yöntem, üzerinde oynanamayan
koşullarn araştırılmasında ve doğal çevredeki özelliklerin
ölçülmesinde çok önemlidir. Hem deneysel hem de ilişkisel yöntemler,
bulguların daha geniş evrene genellenebileceği temsil edici örneklemler
kullanırlar. Oysa örnek olay yöntemi bir tek denekle ilgili olduğu
için genelleştirme yapamaz; koşullar diğer yöntemlere uygun olmadığı
zaman örnek olay yöntemi kullanılabilir. Bununla birlikte, Piaget
ve Freud'un kullandığı biçimiyle örnek olay yöntemi önemli kuramlara
yol açmıştır (R.M. Liebert ve R.W.-Nelson, 1981).
Kullanılan yönteme bakılmaksızın pek çok gelişim araştırması
kesitsel, boylamsal ya da sırasal bir desen örgütleyebilir. Kesitsel desen
(cross-seetional design), farklı yaş gruplarını seçer ve karşılaştırır.
Bu yaklaşımda genellikle her denek için bir tek gözlem vardır. Gelişim
değişiklikleri farklı yaşlardan deneklerin incelenmesiyle belirlenir.
Bu yöntemin en büyük avantajı aynı yaştakilere bir seferde test
verilebilmesidir; en büyük sorunu da, grupların sadece yaşa göre değil,
doğum yılına göre de farklılaşabilmesi gerçeğini dikkate almamasıdır.
Doğum yılı farklılıkları toplumsal koşullara, eğitim uygulamalarına,
siyasal atmosfere ve başarıyı etkileyen diğer değişkenlere
ilişkin farklılıklarla bağıntılı olabilir. Farklı zamanlarda doğan bireyler
farklı doğum bölüklerine (birth cohorts) mensupturlar. Kesitsel yöntemin
sorunu, yaş ile doğum bölüğünü birbirine karıştırmasıdır; yaş
grupları burada farklı doğum bölüklerinden seçilmektedirler.
Boylamsal desen (longitudinal design), aynı doğum bölüğünden
olan bireylerin tekrar tekrar test edilmesi yaklaşımıdır. Boylamsal
araştırmada aynı denekler değişik yaşlarda birkaç kez gözlemlenir, zaman
içindeki davranış değişikliği ya da kararlılığı kaydedilir. Bu tür
araştırmanın avantajı yaş değişikliklerinin doğum bölüğü farklılıklarıyla
karıştırılmamasıdır; sadece bir bölükten olanlar tümüyle test edilirler.
Gene de, en önemli sorun, eğer ele alınan dönem çok genişse,
araştırmanın olanaksız ölçüde çok zaman gerektirmesidir. Bir başka
sorun, eğer bölük farklılıkları varsa bunların ortaya çıkarılamamasıdır.
Çünkü sadece bir bölük test edilmektedir, sonuçların genellenebilirliği
kuşkuludur. Örneğin, ciddi bir ekonomik çöküntü döneminde büyümüş
olan bir bölük sadece bu zamana özg-uu
AaramaMerkezi
AboneMerkezi
Yazarlarımız
| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | ||||||
| 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 |
| 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 | 15 |
| 16 | 17 | 18 | 19 | 20 | 21 | 22 |
| 23 | 24 | 25 | 26 | 27 | 28 | 29 |
| 30 |
|
|
| PsikoKariyer grubuna kayıt ol |
| Bu grubu ziyaret et |
..ve Reklamlar